Mustafa Öztürk: Ekranda Te’vilin Belini Kırmak ve Sil Baştan Yepyeni Bir Kur’an Yazmak


Prof. Dr. Mustafa Öztürk (Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi)

Giriş: Eleştiri Peşrevi

13.12.2013 Cuma gecesi Habertürk televizyonunda Okan Bayülgen’in sunduğu ve sevgili dostlarım Prof. Dr. İsrafil Balcı, Doç. Dr. Caner Taslaman ve kendilerini tanımadığım diğer iki konuğun katıldığı Beyin Bedava programını (Ölüm ve Sonrası 2) izledim. Gerçi programın tamamını izleyemedim, ama izleyebildiğim kısmında Doç. Dr. Caner Taslaman’ın özellikle cennet, huri, cennette cinsellikle ilgili te’villeri –ki bu te’villerin hemen hepsi Caner’e ait olduğundan, eleştirilerim hemen tamamıyla ona yöneliktir. Caner’in te’villerine kafa salladığından, sevgili kardeşim İsrafil de eleştirilerimin dolaylı hedefidir- yüzünden vallahi cinnetin eşiğine geldim. Öncelikle Caner Taslaman ve İsrafil Balcı’yı çok sevdiğimi ve aramızdaki samimiyete binaen bundan sonraki satırlarda bu dostlarımı isimleriyle zikredeceğimi belirtmek isterim. Dost ve arkadaşlarımı çok severim, ama hakikat bildiğim şeyleri bütün açıklığı ve acıtıcılığıyla söylemeyi daha çok severim. Bu yüzden de gerektiği zaman dost/arkadaş demem, eleştiririm. “Dost acı söyler” fehvasınca bu yazıda sevgili dostlarımı kimi zaman tariz ve urz-i kelam yoluyla, ama daha çok da açıktan eleştireceğim. Sevgili dostlar, en baştan söyleyeyim, darılıp gücenmek yok! Zira dostluk baki, te’vil meselesi fani, ama aynı zamanda hayatî!
Programda Caner ve İsrafil’den başka iki konuk daha vardı. Başta dediğim gibi her ikisini de tanımıyorum; fakat konuştuklarından anladığım kadarıyla ismini hatırlayamadığım genç akademisyen konuk, Caner’le yan yana geldiğinde ustanın çırağı gibi görünüyor ve “Kuantum Tefsirciliği”(!) alanında parlak bir gelecek de vaat ediyor. Fizikî görünümü, Hz. İsa’nın beşikte konuşmasıyla ilgili ayetteki (Âl-i İmrân 3/46) “kehlen” kelimesine verdiği manayla örtüşen diğer konuk ise her ne kadar nüzul-i İsa ve mehdi gibi geleneksel ve folklorik inançlarla kafasını bozmuş intibaı uyandırsa da, “Siz satırda yazan Kur’an’ı okuyorsunuz, oysa ben her dem tenezzülât hâlindeki Kur’an’ı, yani her defasında keşfî fetihlerle yeni anlamlar ürettiğim ilâhî kelamı okuyorum” mealindeki sözünden anlaşıldığı kadarıyla yorum düzeyinde yepyeni bir Kur’an telifi hususunda Kuantum tefsirciliğine ciddi katkılarda bulunacak gibi görünüyor.

Okan Bayülgen’e gelince, en azından bu programa mahsus olarak söyleyebilirim ki Bayülgen Kur’an’ın özellikle ahiret konusundaki beyanlarını anlama hususunda tüm konuklarından çok daha sağlıklı ve tutarlı bir bakış açısına sahipti. Dünya görüşü ve bilhassa televizyonlardaki arz-ı endam ediş şekli bir tarafa, Bayülgen’in Caner özelinde Kuantum tefsirciliğine yönelttiği sıkı eleştiri, aslında modern bilimsel tezler ve önermelerle Allah’a iman, ahiret gibi gaybî-imanî meseleler hakkında konuşmanın hemen hiçbir anlam taşımadığını, bu minvalde konuşulduğu takdirde ikna edici olmaması bir yana komik olarak da algılandığını ima etmekteydi. Ama gelin görün ki bizim Caner, “Bir meselenin Allah tarafından iman hakikati olarak bildirilmesi veya herhangi bir hususun ayetlerde kesin hüküm olarak belirtilmesi, biz müminler açısından derhal kabul ve teslimiyeti icap eder” demedi, aksine bilim-milim üzerinden gene bin dereden su getirmeye gitti. Oysa gayb alanı bilimin değil, imanın konusudur. İman ise her şeyden önce güven ve itimattır. Ya Allah’ın söylediğine itimat edersin veya Mekkeli müşrikler gibi –hâşâ- “Bunların hepsi hikâye” der, çeker gidersin.

Sevgili Caner, sözgelimi, “Abdestin Allah tarafından emredilmiş olması bu sembolik temizlik ritüelinin bizim için bizatihi değerli ve önemli sayılmasına kâfidir” demek yerine, “Abdest suyu vücutta birikmiş elektriği absorbe eder ve insanı rahatlatır” tarzında argümanlarla -gerçi programda abdest konusundan ve böyle bir argümandan söz etmedi ama özellikle isbat-ı vacip konusuyla ilgili görüş ve yaklaşımlarındaki temel argümantasyon inanç konularını hep pozitif bilimlerle gerekçelendirme istikametindeydi- modern bilim üzerinden dinsizleri veya inanç konusunda tekleyenleri mıh gibi bir iman sahibi yapacağım diye didinip duruyor.

Gerçi Cumhuriyet’in ilk yıllarında Said Nursî de bu uğurda çok çabalamıştı; ama onun zamanında vülger materyalist ve pozitivist düşünce pik yapmış, Ludwig Büchner’in Kraft und Stoff (Madde ve Kuvvet) adlı eseri o günün Türkiye’sinde peynir ekmek gibi satıp özellikle aydın kesimler arasında günlük gazete gibi okunur hâle gelmiş, bu yüzden de dönemin Türkiyelisi iman hakikatine modern bilim üzerinden gerekçe üretme yöntemine az çok kulak kabartmıştı. Bu yönteme kulak kabartma refleksi Sızıntı gibi dergilerin popüler olduğu yakın geçmişte de vardı. Ama şimdiki Türkiye çok başka bir Türkiye… Dahası Gezi Parkı eylemlerinde toplumsal anomiyle eşdeğer bu başkalaşmanın anlamını dramatik biçimde kavradığımız bir Türkiye… Bu yeni Türkiye’deki gençlik, S. Seyfi Öğün’ün tespitiyle koltukta oturmaktan bile sıkılan, ancak yatar vaziyette oturarak konuşabilen, mümkün olsa da hiç kımıldamadan her işi yapsam diye yakınan tuhaf bir gençlik. Bu gençliği kuantum, kuark diyerekten iman konusunda ikna edemezsiniz. Nihilizime doğru hızla yol alan bu gençliği her şeyden önce gerçek hayata döndürmek, ondan sonra imanın lüzumunu hissettirmek, yani kısaca bu konuda yeni bir iletişim dili üretmek kaçınılmaz görünüyor.

Bütün bunlara rağmen Caner’in bu yoldaki düşünce ve çabası en azından niyet itibariyle kıymetli ve takdire şayan görülebilir. Ama bu konuda takip edilen yöntem en azından bize göre problemlidir. Hele de bu işi modern bilim konusunda hemen hiçbir şey söylemeyen Kur’an metnine doğrudan atıflarla yapmak ayetlere eziyettir. Bu mesele bir yana, Caner dinî-imânî içerikli her meseleye “Ben müminim” diyerek girizgâh yapıyor ve fakat imanını natüralist, pozitivist enstrümanlar ve argümanlarla gerekçelendirmeye uğraşıyor. Caner kardeşim unutmasın ki ayıdan post, natüralist ve pozitivist yaklaşımdan dost olmaz.

Kaldı ki bu tür argümanlar, entelektüel ateist zümreden hiç kimseyi ikna etmiyor. Müminler zaten iyi-kötü mümin olduğuna göre Caner acaba kime/kimlere hitap ediyor? Bana kalırsa, “Allah kaldırmayacağı taşı yaratır mı?” tarzında zevzekçe sorular sormak suretiyle kendisinin çok parıltılı zekâya sahip olduğunu düşünen lümpenlere, internet çöplüğünde dolaşıp sanal âlemde fikrî-ilmî geyiğin belini kırmaktan müthiş haz alanlara ve bir de çoğunlukla üniversite çevrelerinde ateist, varoluşçu, nihilist arkadaşlarının din ve dindarlara yönelik eleştirilerinden ve alaycı/artistik rol kesmelerinden bunalıp dinî inançlarını az çok bilimsel bir temele dayandırmayı, böylece kendilerini biraz daha iyi hissetmeyi arzulayan saf ve samimi gençlere hitap ediyor. Yine Caner cennetteki hurilerin cinsiyetsiz (inter-sex?) olduğunu söylemekle veya kadının kocası tarafından tedip maksadıyla dövülebileceğiyle ilgili ayetteki (Nisâ 4/34) “darb” (vadribûhünne) kelimesine soft anlamlar yüklemekle -ki bu ayete ne kadar soft anlamlar yüklenirse yüklensin, sonuçta ayet “Ben hâlâ yeterince ataerkil karakterliyim” diye size bakar durur- genelde Türkiye’nin Batı yakasında iskan eden beyazlara, özelde ise AK Parti’nin iktidar döneminde her ne kadar sınıf atlamamış olsalar da en azından iş, okul, ev, arkadaş çevresi bakımından bir veya birkaç segment yukarı tırmanan, retorikte dindar ve muhafazakar, pratikte alabildiğine çağdaş bir yaşam tarzına sahip olmayı en az travma veya en az hasarla mümkün kılmanın yolunu arayanlara hizmet sunuyor. Ama bu hizmeti sunarken Kur’an’ı maalesef yeniden yazıyor.
İşbu yazı, bir yönüyle Caner’in çağdaş Kur’an yazarken ne kadar cesur ve ölçüsüz davrandığını, hatta züccaciye dükkânına girmiş fil misalince, İslam tefsir geleneğinde kırılıp dökülmedik bir tek şey bırakmadığını göstermeye, diğer bir yönüyle de bahis konusu programın yol açtığı öfke ve cinnet krizimi en azından hafifletmeye yöneliktir. Yazıdaki izlek büyük ölçüde cennet ve huri eksenlidir.

Eleştiri

1.) Huri/Huriler

Caner, hurilerin dişillik veya erillik gibi bir cinsiyet özelliklerinin bulunmadığını, bu yüzden de kadın için erkek, erkek için kadın eş anlamına geldiğini söylüyor. Yalan söylüyor, demeye dilim varmasa da en azından yanlış söylediğini belirtmek zorundayım. Evet, “huri” kelimesi Arap dilinde, “gözünün siyahı simsiyah, beyazı bembeyaz, tıpkı ceylan gözlü” gibi bir anlam içerir ve bu içerikte bariz bir cinsellik işareti yoktur. Ama unutmayalım ki Arapların, temiz, bakımlı, bedevi Arapların kirinden pasından uzak olan şehirli kadınları “havâriyyât” diye isimlendirdikleri bilinmektedir Başka bir anlatımla, söz konusu kadınlar renklerin, tenlerinin berraklık ve beyazlığı sebebiyle böyle isimlendirilmektedir (İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, II. 652). Tut ki Caner huri kelimesinin cinsellikle ilgili hiçbir mana veya imasının bulunmadığı iddiasında haklıdır; peki o zaman Kur’an’ın hurilerle ilgili tasvirlerindeki “saklı yumurtalar”, “el değmemiş” gibi nitelikler neye işaret ediyor? Siz hiç, “saklı yumurta gibi erkek”, “el değmemiş adam” tarzında nitelemeler işittiniz mi? Yahut kayda değer bir mevzu olarak erkeklerin bakireliğinden söz edildiğine hiç şahit oldunuz mu? Bütün bunlar bir yana, huri kelimesinin şu son yıllara kadar neredeyse 1435 senelik İslam ilim tarihi boyunca “cennetteki kadınlar” anlamına geldiğinde icma ve ittifak edilmiş, ama bugünler anlam bir anda ters yüz edilmiştir. Muhtemel ki yakın bir zamanda, Göbekli Tepe’deki kazılara benzer biçimde, Mekke-Medine civarındaki bir kazı sırasında yepyeni bir Arap dili ve Kur’an sözlüğü bulunmuş, Caner kardeşim de bu yeni anlamı o sözlüğe dayandırmış olsa gerektir.

2.) Huriler ve El Değmemişlik

Rahmân 55/56. ayette lem yatmishünne insün kablehüm ve-lâ cân denilir. Caner’e göre bu ifadede cinsellikle ilgili hiçbir ima ve işaret yoktur. Lem yatmishünne ifadesi, Caner’in te’viliyle hurilerin “kullanılmadığı”, yani müstamel ya da ikinci el olmadığı anlamına geliyor. Ama Ferrâ öyle söylemiyor. Ferrâ da kim diye merak buyrulursa, hemen söyleyeyim, amiyane tabirle “Âlemin kralı” derler ya, Ferrâ da Arap dilinin, erken dönem dilbilimsel tefsirin kralıdır. “Arap dilinde emîrü’l-mü’minîn” diye de anılan kral Ferrâ diyor ki lem yatmishünne, “Bakirelikleri bozulmamış” demektir. Arap dilinde tamisehâ ifadesi, “kadınla cinsel ilişkiye girdi” demektir. Ancak burada söz konusu olan ilişki bakireliği bozma ve kanatma durumuna (ve zâlike li-hâli’d-dem) karşılık gelir (Ferrâ, Meâni’l-Kur’ân, III. 119). Diğer bazı müfessirler tams kelimesinin anlamı konusunda Ferrâ’ya muhalif görüş bildirmiş ve bu kelimenin “kadınla herhangi bir şekilde cinsel ilişkide bulunmak” manasında olduğunu söylemişlerdir. Ancak Kurtubî, Ferrâ’nın izahının daha maruf ve meşhur olduğuna dikkat çekmiştir (Kurtubî, el-Câmi’, XX. 155).

Bütün bu dilbilimsel izahlara rağmen Caner kardeşim, “Ferrâ ve sair dilci müfessirler bu kelimenin anlamını bilmiyor, hepsi gelsin sosyolojide doktora yapmış birisi olarak doğru anlamı benden öğrensin.” diyebilir; o zaman ben de, “Ebû Hanife, İmam Muhammed ve İmam Yusuf gelsin, Hanefi fıkhını benden öğrensin” derim. Ama böyle dersem, bu ulemaya saygısızlık şöyle dursun, ilimden irfandan bir nebzecik nasibi olan cümle âlem benimle alay eder. Dikkat edilirse, ilgili ayette cennetteki hurilerden söz edilirken, onlara hiçbir insan ve cinnin el sürmediği belirtilir. Bu bağlamda cinlerden söz edilmesi Arap toplumunun cinlerle ilgili folklorik inançlarına göndermedir. Özellikle İslam öncesi dönemdeki Araplara göre cinlerle insanlar arasında evlilikler olur, akrabalık bağları kurulabilirdi. Bazı erkekler genellikle si’lât diye isimlendirilen ve kadın kıyafetleriyle arz-ı endam eden dişi cinlerle evlenip çoluk çocuk sahibi olabilirdi. Mesela Amr b. Yerbû’ b. Hanzala et-Temîmî dişi bir cinle evlenmiş ve o cinden çocuk sahibi olmuştur. Bunun yanında Benî Malik, Benî Şeysa’a gibi aileler/kabileler de cinlere nispet edilmiştir (Âlûsî, Bulûğü’l-Ereb, II. 340-341; İbşihî, el-Müstetraf, II. 132).

İşte Kur’an hurilerin el değmemişliğini anlatırken Arap toplumundaki bu folklorik inanca atıfta bulunmuştur; ancak bu atıf cinlerin insanlarla yatıp kalktığı yönündeki inancı doğrulamak için değil, mevcut dil ve kültür üzerinden hurilerle ilgili bakirelik özelliğini çarpıcı ve vurgulu biçimde anlatmaya yöneliktir. Tıpkı Felak suresinde, “karanlığı çöktüğünde gecenin şerrinden Allah’a sığınırım” mealindeki ayetin (Felâk 113/3) gece ve karanlığın bizatihi şerli olduğunu değil, geceleyin ıssız vadilere yolu düşen ve cinlerden çok korkup çekinen, bu yüzden de “Kendi kavminin sefihlerinden gelebilecek şerlerden bu vadinin şef/efendi cinine sığınırım” (eûzü bi-seyyidi hâze’l-vâdî min şerri süfehâi kavmih) diyerek dua eden müşrik Araplara (Âlûsî, Bulûğu’l-Ereb, II. 232), “Herhangi bir şeyin şerrinden bir hâminin himayesine sığınmak gerekirse, cinlere filan değil, Allah’a sığınmak gerek” mesajı verilmekte ve böylece tevhid inancına dikkat çekilmektedir. Ama gelin görün ki biz bu ayeti faide-i haber (bilgi verici, bilgilendirici) olarak okuyor ve Kur’an’da uyku ve dinlenmemiz için bir nimet kılındığı bildirilen (Nebe 78/9-10) geceyi bizatihi şer/kötülük kaynağı gibi algılıyoruz. Hâlbuki gece karanlığının şerrinden sığınma ifadesi, fâide-i haber değil, lâzım-ı fâide-i haber, yani bilinen ve inanılan bir şey üzerinden başka bir mesaj vermek veya mevcut bâtıl inancı çürütmekle ilgilidir.

3.) Huriler ve Tomurcuk Göğüslülük

Nebe 78/33. ayette ve-kevâibe etrâben şeklinde bir ifade geçer. Caner’e göre bu ifadedeki kevâib kelimesini “göğüsleri tomurcuklanmış kızlar” şeklinde çevirmek bir bakıma halt etmektir. Ona göre delinin birisi kuyuya bir taş atmış, ama kırk akıllı o taşı çıkarmayı başaramamış, yani adamın birisi kevâib kelimesini vakti zamanında “tomurcuk göğüslü kızlar” diye yanlış çevirmiş, o gün bugündür herkes aynı yanlışı tekrarlamıştır. Hemen belirteyim ki bu yanlışı(!) tekrarlayanlardan biri de benim, çünkü kevâib kelimesini ben de böyle çevirdim, ama ben Hasan Basri Çantay veya bir başka meal sahibi böyle çevirdi diye çevirmedim. Bilakis kevâib kelimesi Arap dilinde “tomurcuk memeli kızlar” anlamına geldiği için böyle çevirdim. İbn Âşûr’un ifadesiyle, kevâib Arapçada kâib kelimesinin çoğuludur. Kâib, on beş yaş civarındaki kız demektir (kevâib cem’u ka’bin ve hiye’l-câriyetülletî belağat sinne hamse aşerete seneten…). Bu yaştaki kızın kâib diye nitelendirilmesi memelerinin tomurcuklanması ve bir bakıma topuk görüntüsü alması, yani hem yuvarlaklaşması hem de çıkıntılı bir görünüm kazanmasından dolayıdır… Kâib kelimesi özellikle kadına özgü bir sıfat olarak kullanıldığında, müenneslik (dişillik) göstergesi olan yuvarlak ta harfi almaz (İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, XXX. 44).

İsterseniz bir de Kurtubî’nin ne dediğine bakalım. Kurtubî der ki, “kevâib memele¬ri tomurcuklanmış anlamındaki kâib kelimesinin çoğuludur. Kâib ise memeleri tümsekleşip belirginleşmiş kız demektir. Dahhâk, kevâib kelimesini gencecik bakire kızlar diye açıklamıştır. Arap şair Kays b. Âsım’ın, ve-kem min hasânin kad haveynâ kerîmetin ve-min kâibin lem tedri me’l-be’si ve mu’sir (Biz nice iffetli ve değerli kadını elimizde tuttuk, memeleri tomurcuklanmış, sıkıntı ve sefalet yüzü görmemiş nice genç kızlara sahip olduk) beytinde de kâib tomurcuk memeli kızlar anlamında kullanılmıştır (Kurtubî, el-Câmi’, XXII. 25).

Şimdi de klasik Arap dili sözlüklerindeki bilgileri aktaralım: Arapçada kızların göğüslerinin tomurcuklanması keabe’s-sedyü ya’kibü ve ya’kubü ve (tef’il babından) ke’abe ifadesiyle dile getirilir. Keâb, göğsü belirginleşmeye başlayan kız demektir. Câriyetün keâbün terkibi de bakire demektir. Ku’ûb kelimesi göğüslerin tümsekleşmesi anlamına gelir ve bu kelime kadınlara mahsus olarak kullanılır. Ku’be kelimesi de kızın bakire olmasını ifade eder. Sedyün muka’ibün ifadesi ise tomurcuk meme anlamına gelir. Keabe/Ke’abe’s-sedyü, göğüslerin yuvarlak ve tümsek bir hâl almasına delalet eder. Bütün bu bilgileri aktardıktan sonra, kevâib kelimesiyle kökteş Ka’beyn kelimesinin geçtiği bir hadisi de Kur’an’daki kelimelere neye ve kime göre anlam verileceği hususunda Caner ve İsrafil kardeşlerime mesaj mahiyetinde nakledelim: “Kur’an iki Kab’ın diliyle nazil olmuştur (nezele’l-kur’ânü bi-lisâni’l-ka’beyn). Bunlardan ilki Kureyş’ten Ka’b b. Lüey, ikincisi Huzâa kabilesinin babası/atası Ka’b b. Amr’dır (Zebîdî, Tâcu’l-Arûs, IV. 148-155).

Arap dili sözlükleri ve klasik tefsirlerdeki bunca dilbilimsel referansa rağmen, Caner yine de “kevâib kelimesini yanlış çevirmişler” diyecekse, o zaman Kur’an’daki kelimelerin Arap dilindeki gerçek anlamları konusunda bizi sağlam bilgiyle aydınlatıp ikna etmesi gerekir. “Arap dili sözlüklerinde kevâib kelimesi tomurcuk göğüslü kızlar diye açıklanmış olsa bile ben bu açıklamaları kabul etmiyorum” derse, o zaman otursun kendine özgü bir Arap diliyle yeni bir Kur’an yazsın. Zaten söz konusu programdaki konuklardan nüzûl-i İsa ve mehdi meselesiyle aklını bozmuş olan konuk da “Kur’an bir tenezzülattır. Ben her dem tenezzülatlı Kur’an’ı, siz satırda yazanını okuyorsunuz” mealinde bir söz söylerken, aslında “Ben her gün taptaze keşifler ve fetihlerle yeni Kur’an’lar yazıyorum” demeye getirmekle Caner kardeşimi yeni bir Kur’an yazma yolunda teşci ve teşvik de etti. İsmini bilmediğim bu yeni Kur’an yazarına hatırlatmak isterim ki Muhyiddîn İbnü’l-Arabî de bizim gibi feryat edenleri, “Siz rüsum (form/formalite) ulemasısınız; ama biz ehlullahız. Siz satırdaki Kur’an’ı okuyup dururken biz her dem kalbimize nazil olan Kur’an’ı damardan okuyup anlarız” demiş ve sonunda damardan okuyuşla Bakara 2/6. ayetin başındaki innellezîne keferû ifadesini, “Kalpleri Allah’a imanla dopdolu olan, bu yüzden de bütün masivaya kepenklerini kapatanlar” diye yorumlamış, yine “tatlı, hoş” anlamına gelen azb kelimesinden hareketle, ahiretteki cehennem azabının aslında tatlı, lezzetli ve tadından yenmez bir şey olduğunu söylemiş, en sonunda da Firavun’un iman sahibi olduğundan söz etmişti (İbn Arabî, el-Füthâtü’l-Mekkiyye, I. 49, 161; Fusûsü’l-Hikem, s. 94, 201-209). O sayın konuk unutmasın ki Kur’an’ın tenezzülât-ı ilâhiyye olması, içinize doğan bütün fikirleriniz ve vehimlerinizi yorum diye ona boca edebileceğinize değil, Allah’ın onu bize bir lütuf ve ihsan olarak bahşetmesi ve aynı zamanda söyleyeceklerini bizim anlayış seviyemize göre ifadelendirmesine karşılık gelir.

4.) Gılmân

Tûr 52/24. ayette ve-yetûfu aleyhim gılmânun lehüm ke’ennehüm lü’lüün meknûn şeklinde bir ifade geçer ve bu ifadede “sedefe gizlenmiş inci gibi pırıl pırıl oğlanların cennetliklerin etrafında pervane olacaklarından söz edilir. Bu gençler ayette gılmân diye ifade edilir. Caner kardeşim, gılmândan bahis açıldığında, lafı geveliyor. Hoş, eski müfessirler de geveliyor, üstelik gılmân kelimesi sadece Tûr 52/24. ayette geçtiği halde bu kelimenin dildeki anlam köküne dair hemen hiçbir izah vermiyorlar. Bunun yerine, “Gılmân, müşriklerin ergenlik çağından önce ölen çocukları mı yoksa başka çocuklar mı?” gibi tuhaf şeylerden söz ediyorlar.
Dilerseniz, gılmân kelimesinin kökü ve türevleri hakkında kısa bir dilbilimsel bilgi aktaralım. Gılmân “çocuk, bıyığı yeni terlemiş genç” anlamındaki gulâm kelimesinin çoğuludur. Ğulâm kelimesi cinsel ilişki (nikâh) arzusu anlamına gelen gulmet/iğtilam kelimesinden türemiştir. İğteleme’l-fahlu ğulmeten ifadesi, dişisine yak¬laşmaya yönelik aşırı arzuyla aygırın galeyana gelmesini ifade eder. Denizin kabarıp dalgalanması da istiare yoluyla iğteleme’l-bahr diye ifade edilir (İbn Âdil, el-Lübâb, V. 203). Arap dili sözlüklerinde ğulmet/iğtilam kelimesinin dişiye duyulan aşırı cinsel istek, şehvetin galeyana gelmesi gibi anlamlarından da söz edilmiştir (Zebîdî, Tâcu’l-Arûs, XXXIII. 176-178). Müslüman halk arasında dolaşan inanışa göre cennetteki erkeklere mahsus hurilere mukabil, kadınlara da gılmân (nuriler) verilecek, böylece cinselliğin avantajlarından faydalanma hususunda kadın-erkek eşitliği sağlanacaktır. Oysa gılmân ilgili ayette cennetteki erkeklere sakilik yapıp hizmet eden genç oğlanlar olarak tasvir edilir ve bu tasvirler Osmanlı saray geleneğindeki “iç oğlanlar”ı (Saray Acemi Oğlanları veya Celeb) akla getirmektedir. Sonuç olarak, “gılmân”ın Arapların zihninde nasıl içeriklendirildiğini daha iyi anlamak isteyen, Arap kültürünün ateşli bir taraftarı olan ve eserlerinde zikrettiği insan tiplerini Araplardan seçen Câhız’ın Mufâheretü Beyne’l-Cevârî ve’l-Gılmân (Kızlar ile Oğlanlar Arasında Üstünlük Yarışması/Atışması) adlı risalesini okuması gerekir.

İmdi, bu satırları okuyanlara sormak gerek: Siz hiç zevk ve eğlence fantezileriniz ve hayallerinizde “Çadırda huri”, “bıyığı yeni terlemiş oğlanlar, uşaklar” gibi imgelere yer verdiniz mi? Bizde çadır denince ya Suriyeli mülteciler, bilemedin Van depremi gibi felaketler -ki bereket şimdilerde çadır yerine konteynir kent var- akla gelir. Ama sen bir de yakın zamanlarda ölen/öldürülen Kaddâfî’ye sorsaydın, çadırda neler yaşadıklarına dair neler anlatırdı, neler? İsterseniz şimdi orta Arabistan’a gidin, bedeviler size çadır fantezilerini anlatsınlar. Ama siz Necid çölüne kadar gidip yorulmadan, ben size eski Arapların cennetle ilgili fantezilerini hadis ve tefsir kaynaklarından biraz aktarayım.
Birçok klasik kaynakta yer alan hadisler ve diğer rivayetlerde, “Ey Allah’ın Rasûlü! Biz cennette cinsel ilişkide bulunacak mıyız?” şeklindeki bir soruya cevap sadedinde Hz. Peygamber’e oldukça ilginç sözler nispet edilmiştir. Sözgelimi, bir hadiste cennette erkeğe günde yüz bakire ile cinsel ilişkide bulunma gücü verileceği ve çok kısa bir sürede yüz bakire ile birlikte olacağı; başka bir hadiste bu bakirelerin kızlıklarının zorlaya zorlaya (dahmen dahmen) bozulacağı ve fakat bozulduktan sonra tekrar orijinal hâline kavuşacağı belirtilmiştir (İbn Kayyim, Hâdî’l-ervâh, s. 188, 193-195; Kurtubî, et-Tezkira, s. 561; İbn Kesîr, Sıfatu’l-Cenne, s. 115).

Cennet, adeta cinsel hazların doyasıya giderildiği bir yer gibi algılanınca, doğal olarak, “O gün cennetlikler, nimetler içinde sefa sürerler” (Yâsîn 36/55) mealindeki ayette geçen “sefa sürme” tabiri de “kızların bekâretini bozma sefası” diye izah edilmiştir. İbn Mes’ûd, İbn Abbas, İkrime, Evzaî, Mücâhid, Katâde, Dahhâk, Saîd b. el-Müseyyeb, Hasen el-Basrî, A‘meş ve Süleymân et-Teymî gibi sahabe ve tâbiûn âlimlerinin ayeti bu şekilde yorumladığından söz edilmesi, cennet tasvirlerinin evvel emirde kimlere hitap ettiği hakkında yeterli bir fikir vermektedir.

Dilerseniz, biraz da cennetteki giysilerle ilgili tasvirlerden söz edelim. Hac 22/23. ayette, cennetliklerin altın bilezikler ve incilerle süslenecekleri ve ipek elbiseler giyecekleri bildirilir. Aynı şekilde Fâtır 35/33 ayette de, “Cennetlikler Adn cennetlerinde altın bilezikler ve incilerle süslenirler. Orada giyecekleri elbiseleri de ipektir” mealinde bir ifadeye yer verilir. Biliyorum, siz şimdi bilezik, ipek elbise tasvirlerine bin dereden su getirircesine yorumlar döşeneceksiniz. Ama eğer isterseniz, müsaade buyrun, mezhep imamımız İmam Matüridî’nin, yani bir Türk müfessirin Fâtır 35/33 bağlamında cennet tasvirleriyle ilgili ayetleri nasıl anlayıp yorumladığını özetle nakledeyim:

Dünya hayatında altın ve inciyle süslenmek ve ipek elbise giymek erkekler için hiç de matah şeyler değildir. Ne var ki bunlar Araplarca beğenilen, arzu edilen şeylerdir. Bu yüzden, cennete ilişkin vaatler onların zevk ve beğenilerine göre formüle edilmiş ve bu konudaki çadırlar, odalar gibi özendirmeler de aynı minvalde dile getirilmiştir. Çadır gibi eşyalar (Arap olmayan topluluklarda) konar-göçer olma durumunda, ev imkânı bulunmaması sebebiyle zaruri olarak kullanılır, fakat bu zorunluluk hali ortadan kalktığında, yani çadır yerine ev imkânı bulunduğunda kullanılmaz. Bununla birlikte, Kur’an’da çadırda huriler gibi tasvirler Arapların beğenisine hitap eden şeyler olduğu için, cennet nimetleri arasında zikredilmiştir. Altın bilezikler gibi şeyler de yine onların beğenilerine hitap ettiği için cennet nimetleri arasında tadat edilmiştir (Mâtüridî, Te’vîlâtu’l-Kur’ân, VIII. 490).

Hemen belirtelim ki İmam Mâtüridî bütün bunları söylerken Kur’an’daki cennete burun kıvırmıyor. Üstelik “Ben tarihselciyim” filan da demiyor. Bilakis çok kere sizden daha fazla “evrenselci” olduğunu söyleme ihtiyacı hissediyor. Ama o sizin bir türlü anlayamadığınız bir gerçeği çok iyi anlayıp kavramış gözüküyor. İşbu gerçek, zarf ayrı mazruf ayrı, bu ikisinin değer açısından birbirinin gayrı olduğu gerçeğidir. Bu yazının sonuç kısmında zarf-mazruf ayrımından söz edilecektir.

5.) Kur’an’ın Mübîn Olması

Sırası gelmişken Bayülgen’in programındaki genç akademisyen konuğun “Kur’an kendisini mübin, yani açık ve anlaşılır diye tanımlamaktadır.” sözüne de bir çift lafım var. Evet, Kur’an mübîn, ama ne anlamda mübîn. Hiç şüphesiz şu anlamda mübîn: “Ey insanlar! Allah’ın ulûhiyet ve rubûbiyette eşsiz/ortaksız olduğunu anlamak için izaha gerek var mı? Allah’a saygı bilinciyle yaşayın; tevhid inancından ayrılmayın; ana babanıza iyi davranın, adaletten şaşmayın, yalan dolandan, gıybet, iftiradan, ayıp kusur aramaktan kaçının. Elinizde bir dilim ekmeğiniz varsa, yarısını aç ve muhtaç insanlarla paylaşın. Kısaca adam olun ve benim huzuruma adam gibi, yüzünüz ak olarak çıkın. Sizden isteklerim ve beklentilerim gayet açık ve anlaşılabilir değil mi?”. Hiç şüphesiz, Kur’an bu ana mesajlar açısından gayet mübîndir.

Kuşkusuz gerçek bir mümin ve müslüman olma noktasında Kur’an’dan daha açık bir kitap yoktur. Ama gelin görün ki siz televizyonda mümin olmakla değil, “cennette Ferrarimiz olacak mı?” gibi lüzumsuz meseleler hakkında konuşuyorsunuz. Sizin bir nevi geyik muhabbeti olarak konuştuğunuz türden şeylerle ilgili olarak Kur’an ferrariden değil, çöldeki Arabın çadırından, devesinden, incik boncuğundan, tomurcuk memeli kızlarından, bıyığı yeni terlemiş oğlanlarından söz ediyor. Bunların hiçbiri esasa müteallik konular değil. Kaldı ki siz de bu konuları dinî-ahlâkî bir hassasiyetle değil, program formatından da anlaşıldığı gibi, Türkiye’nin soğuktan buz kestiği şu kış günlerinin uzun gecelerinde dışarı çıkıp vakit öldürme imkânı bulunmayan insanları din adına eğlendirmek ve aynı zamanda hurilerin cazibesiyle sağlanan yüksek reytingle televizyon sahiplerinin ekmeğine yağ sürmekle meşgul oluyorsunuz.

Biz gene dönelim Kur’an’ın mübîn olması meselesine, yukarıdaki izahattan “mübîn”in ne manaya geldiği anlaşıldı sanırım; ama eğer siz “Kur’an baştan sona her kelimesi ve her ayetiyle gayet mübîndir” derseniz, o zaman size şehadet ayetleri (Mâide 5/106-108), Hârût-Mârût kıssası (Bakara 2/102) gibi birçok Kur’an pasajının deve dişi gibi müfessirlere saç baş yoldurduğunu hatırlatmak isterim. Eğer biri çıkıp Kur’an baştan sona mübîndir diyorsa, ben bu sözü katıksız cahilliğe yorarım. Öte yandan, Kur’an’ın nüzul sürecindeki sosyal ve kültürel matristen, özellikle de Hz. Peygamber’in siret ve sünnetinden bağımız bir metin olarak doğru anlaşılıp yorumlanacağı iddiasını ise cahilliğin daniskası olarak nitelerim.

Bununla birlikte, hadislerin Kur’an’a arzı konusunda sizinle hemfikirim. Zira hadis mecmualarının kimi zaman bir çöplük manzarası arz ettiği gerçeğini nasıl inkâr ederim. Öyle bir çöplük ki kimi zaman pis kokudan insanın burnu düşüyor. Kur’an’da, “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğu hakkında, ‘Bu çocuğun suçu neydi de diri diri toprağa gömüldü?” diye hesap sorulacağı zaman” diye buyrulurken, Ebû Dâvûd ve Ahmed b. Hanbel gibi muhaddisler Hz. Peygamber’den, “Kız çocuğu diri diri toprağa gömen kişi de, toprağa gömülen çocuğun kendisi de cehennemdir” (Ebû Dâvûd, “Sünne” 17; İbn Hanbel, el-Müsned, III. 478) diye hadis nakledebiliyor. Kur’an’ın bu ayetlerine, “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin” (En’âm 6/151; İsrâ 17/31) mealindeki kesin hükümlerine rağmen Hz. Peygamber’in böyle bir söz söylemesi mümkün müdür? Kesinlikle mümkün değildir. Bu hadisin Kütüb-i Sitte’de yer aldığı ve sahih olduğu ön kabulünden hareketle, Hariciler gibi, “Kâfirlerin, müşriklerin küçük yaşta ölen çocukları da cehennemliktir” diyenlere, Amr b. Ubeyd’in, “O zaman Allah’a, ‘Ama sen bizimle böyle antlaşmamıştın’ derim” sözünü hatırlatmak isterim.
Mu’tezilî müfessir Zemahşerî, diri diri toprağa gömülen kız çocuklarının hesabının sorulacağını bildiren ayetle ilgili olarak, “Bu ayette müşriklerin çocuklarına azap edilmeyeceği hususunda açık bir delil var” derken (Zemahşerî, el-Keşşâf, IV. 222), zihnine, fikrine ve ilmî birikimine hayranlık duyduğum İbn Âşûr Zemahşerî’nin bu çıkarımına mezhepçilik etiketi yapıştırmış, ardından bir dizi hadis aktarmış, ama o hadislere atıfla bir şeyler söyler gibi yapıp sonuçta meseleyi muallâkta bırakmıştır (İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, XXX. 147). İşte hadis külliyatındaki çöpler, yakıcı bir zekâya ve aynı zamanda çok geniş bir ilmî müktesebata sahip olan İbn Âşûr gibi bir müfessiri bile, “İyi kaleciler kötü gol yer” sözünü –ki bu söz bu bağlamda aslen Oflu, ikamet yeri itibariyle Çorumlu bir dostumuz tarafından dile getirilmiştir- hatırlatırcasına, olmadık şeyler söylemek zorunda bırakmıştır.

Sonuç

Caner kardeşime ve onun gibi düşünenlere söylemek isterim ki Kur’an’daki cennet tasvirleri mazruf değil, zarftır. Daha açıkçası huri, gılmân zarftır. Mazruf ise Allah’ın ahirette, cennet denilen yerde cennetlikleri hoşnut kılacak olmasıdır. Ama gel gör ki Mekke yıllarında bir avuç müslüman onca baskı, tehdit ve üstüne üstlük onca yoksullukla yıpranmış haldeydi. Bütün bunların yanında mümin olsalar bile daha düne kadar şirk inancının yanında içki, kumar, kadın gibi bütün dünveyî lezzetlere alışkın bir bünyeye sahip olduklarından dinî-ahlaki kemal açısından ham denebilecek bir seviyedeydi. Böyle bir sosyal ve psikolojik vasatta, o insanlara moral destek vermek için, bu dünyadaki maddi-manevi kir ve pisliklerinden arındırılmış olmak kaydıyla şırıl şırıl derelerin çağıldadığı yemyeşil has bahçelerde şarap, kadın, bıyığı yeni terlemiş oğlan hizmetçiler vaat etmekten daha makul ne olabilir? Buna mukabil, Medine döneminin sonlarına doğru, cennette köşklerden söz edilmesini müteakiben, “Oysa Allah’ın rızası bütün her şeyin fevkindedir” (Tevbe 9/72) buyrulması, sizce manidar değil midir?

Hiç düşündünüz mü acaba, müminler cennette hep birbirlerine “selam” diyecekler, orada lağv, yani -size göre- boş söz işitmeyecekler (Yûnus 10/10; Meryem 19/62; Vâkıa 56/25; Nebe 78/35) mealindeki ayetler neye işaret ediyor. Sizce cennetlikler, sabah-akşam kadar birbirlerine “selâmün aleyküm ve aleyküm selam” diyerekten mi vakit geçirecekler. Orada “lağv/boş söz”(!?) olmadığına göre hep ciddi meseleler mi konuşacaklar. Kur’an’ı 2013 yılında İstanbul-Emirgan’a inen ve Okan Bayülgen’le birlikte te’vil edilmesi gereken bir kitap gibi algılarsanız veyahut “Ben satırda yazan Kur’an’ı değil, bana her dem yeniden inen Kur’an’ı okuyorum” iddiasından kalkarak yorumlarsanız, söz konusu ayetleri ancak böyle anlar/anlamlandırırsınız. Ama eğer Mekke yıllarında bir avuç müslümanın kimi zaman dövüldüğünü, kimi zaman ölümle tehdit edildiğini ve bir kısmının da canına kıyıldığını dikkate aldığınızda, “selâm” kelimesinin “Cennette hiçbir tehdit hiçbir korku ve endişe olmayacak, her daim esenlik ve güvenlik içinde yaşayacaksınız” gibi çok büyük bir vaade karşılık geldiğini anlarsınız. Yine o müslümanların her gün hakarete maruz kaldığı, müşrikler tarafından alaya alınıp aşağılandığını dikkate alırsanız, “lağv” kelimesinden “cennette hep ciddi olacağız, hiç şakalaşmayacağız” gibi saçma sapan bir anlam değil, “Orada hiçbir hakarete uğramayacaksınız. Hiç kimseden bir tek kötü söz duymayacaksınız” anlamına geldiğini kavrarsınız.

Yukarıda zarf-mazruf ayrımından söz etmiştim, bu önemli ayrımın ne ifade ettiğini şöyle bir benzetmeyle açıklayabilirim: Allah biz insanlara son bir kez daha lisan/kelamla hitap etti ve bu hitapla bir mektup/mazruf gönderdi. Ancak mektubu/mazrufu Arabî bir zarfla postaya verdi. Mektupta/mazrufta, “Cennet, cehennem haktır” dedi. Mektubun ne zaman ve nereden postaneye verildiği anlaşılsın diye de zarfın üzerine huri, gılmân tasvirleri bulunan pullar yapıştırdı. Eğer pul koleksiyonculuğu gibi bir merak veya hobiniz yoksa pulları saklamayın, bir an önce zarfı açıp mektubu okumaya bakın. Hoş, pul biriktirseniz bile bu iş en nihayet bir hobi değil mi? Unutmayın ki o pulların üzerindeki huri ve gılmân tasvirleri, İmam Mâtüridî’nin de belirttiği gibi, sizin/ bizim değil, Arapların hobileri ve zevkleridir.

Bugüne kadar söylemekten bıktım usandım, ama bir kez daha söyleyeyim. Sevgili dostum Caner Taslaman’ın televizyonda yorumlamaya çalıştığı Kur’an, 2013 yılında İstanbul’a, Emirgan’daki bir çay bahçesine nazil olmadı. Elmalılı’nın Türkçe olarak kaleme alıp 1938’de tamamladığı Hak Dini tefsirini bugün birçok İlahiyatçı ancak sadeleştirilmiş Türkçesinden okuyabildiği, dolayısıyla 70-80 yıl öncesindeki Türkçenin bugünkü Türkiye insanı için adeta bir yabancı dil haline geldiği gerçeği ortadayken, 1400 küsur yıl önce Arap kültür havzasında, Arabî lisanla ve Arap toplumunun dünyasına nazil olan Kur’an’ın kelime ve kavram düzeyinde ne ifade ettiğini bu denli keyfi, usulsüz, ilkesiz biçimde anlayıp yorumlamaya kalkmak, hem Kur’an’a hem binlerce yıllık ilmî müktesebata karşı son derece büyük bir saygısızlık ve aynı zamanda haddini bilmemezlik olsa gerektir.

Devami burda

23 thoughts on “Mustafa Öztürk: Ekranda Te’vilin Belini Kırmak ve Sil Baştan Yepyeni Bir Kur’an Yazmak

  1. Pingback: Mustafa Öztürk: Benim Tarihselciliğim | Serdargunes' Blog

  2. Pingback: Mustafa Öztürk: İnsan, Yaratılış ve Evrim meselesi | Serdargunes' Blog

  3. Pingback: Mustafa Öztürk: Islamciligin Gelecegi | Serdargunes' Blog

  4. Pingback: NÂŞİZE KADINLARI DÖVMEK Mİ YOKSA EVDEN UZAKLAŞTIRMAK GİBİ BİR DİSİPLİN CEZASI VERMEK Mİ? | Serdargunes' Blog

  5. Pingback: Mustafa Öztürk vs Mümtaz’er Türköne | Serdargunes' Blog

  6. Pingback: Mustafa Öztürk: Said Nursi’nin Sikke-i Tasdik-i Gaybisinden birkac Cifirli Tevil | Serdargunes' Blog

  7. Pingback: Mustafa Öztürk: Dinî Bir Şiar Olarak Kurban | Serdargunes' Blog

  8. Pingback: Mustafa Öztürk’le Sözden Öte: Islam’da Mezhepler (Kanal 24 – 18.10.2014) | Serdargunes' Blog

  9. Pingback: Mustafa Öztürk: Mustafa Özcan’ın “Âlim mi Teolog mu?” Başlıklı Pespaye Yazısı Üzerine | Serdargunes' Blog

  10. Pingback: Mustafa Öztürk: “HÜKÜM” Dergisi çevresinin bizimle yoğun ilgisine dair | Serdargunes' Blog

  11. Pingback: Mustafa Öztürk: Çağdaş Kadızadeli Vaiz Kumpanyasına Dair | Serdargunes' Blog

  12. Pingback: Mustafa Öztürk: Vaiz Şenocak Vakası | Serdargunes' Blog

  13. Pingback: Mustafa Öztürk: Kur’an ve Tarihsellik Hakkında Belirtmem Gereken Birkaç Husus | Serdargunes' Blog

  14. Pingback: Mustafa Öztürk: Pe-re-feden Edep Timsali ve İrfani Nezaketin temessül Etmiş Şekli Olan Vaizime | Serdargunes' Blog

  15. Pingback: Mustafa Öztürk: İslamcılık vadisinde Fazlur Rahman | Serdargunes' Blog

  16. Pingback: Mustafa Öztürk: Biz Müslümanlarin “ÖTEKİSİ” ve “BERİKİ”sine dair | Serdargunes' Blog

  17. Pingback: Mustafa Öztürk: Dücane Cündioğlu’na Yönelik Linç Girişimine Dair | Serdargunes' Blog

  18. Pingback: Mustafa Öztürk: Modernist Kur’an Okumaları ve Aleviliğin Din Tasavvurları | Serdargunes' Blog

  19. Pingback: Mustafa Öztürk: Tarihselcilik ve Yorum. Ankara – 16.04.2015 | Serdargunes' Blog

  20. Pingback: Mustafa Öztürk: İnsan-Tanrı İlişkisinde Sivilliğin İmkânı | Serdargunes' Blog

  21. Pingback: Mustafa Öztürk’le Sözden Öte: Türkiye’de İslam (Kanal 24 – 25.04.2015) | Serdargunes' Blog

  22. Pingback: Mustafa Öztürk: Ramazan, Kadir Gecesi ve Mevsimlik Müslümanlıklar Üzerine | Serdargunes' Blog

Schreibe einen Kommentar

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s