Amina Wadud: A Jihad for Justice.


A Jihad for Justice: Honoring the Life and Work of Amina Wadud

Ein neues Buch bzw. eine Festschrift zu einer herausragenden Frau: “A Jihad for Justice: Honoring the Life and Work of Amina Wadud” (by Kecia Ali, Juliane Hammer, Laury Silvers)

Es ist kostenlos zum download.

Sonnenfinsternis


Ursprünglich veröffentlicht auf Lesewerk Arabisch und Islam:

Einige Hadithe zur Sonnenfinsternis:

  • […] von al-Mughīra ibn Shu‘ba: Als der Prophet noch lebte verfinsterte sich die Sonne an dem Tag, als sein kleiner Sohn Ibrāhīm verstarb. Die Leute sagten:„Die Sonne hat sich verfinstert, weil Ibrāhīm gestorben ist.“ Der Prophet aber sagte: „Sonne und Mond verfinstern sich nicht, weil jemand gestorben ist oder noch lebt. Wenn ihr eine [Sonnen- oder Mond]finsternis sieht, verrichtet dann das Gebet und ruft Gott an!“1
  • […] von ʿAbdallāh ibn ‘Amr: Als sich einmal zu Lebzeiten des Propheten die Sonne verfinsterte, wurde zum gemeinsamen Gebet gerufen.2
  • […] von Djābir ibn ‘Abadallāh: Zu Lebzeiten des Propheten gab es einmal eine Sonnenfinsternis an einem sehr warmen Tag. Der Prophet ging vor in Gebet und blieb so lange stehen, dass seine Gefährten umfielen. Dann verrichtete er zwei Verbeugungen und hielt diese lange an; auch seinen Kopf hielt er lange erhoben. Daraufhin verrichtete er zwei Niederwerfungen; dann stand er auf un tat noch mal dasselbe. Es…

Original ansehen noch 740 Wörter

Ömer Özsoy: Die sogenannten Skandalverse (Sure 2, 191-193)


Erläutert von Prof. Dr. Ömer Özsoy

Ausgestrahlt am 27.03.2015, Deutschlandfunk / Koran erklärt, 09.55.h

Gerade in Koranversen, die aufgrund ihres kriegerischen Inhalts von vielen Hasspredigern und Islamgegnern hervorgehoben werden, steckt eigentlich eine freiheitliche Grundhaltung zu Glaubens- und Meinungsverschiedenheit. Zu diesen Koranstellen zählen vor allem die sogenannten Skandalverse.

 “Und erschlagt sie, wo immer ihr auf sie stoßt, und vertreibt sie, von woher sie euch vertrieben; denn Unterdrückung ist schlimmer als Totschlag. ( … ) Und bekämpft sie, bis die Unterdrückung aufgehört hat, und der Glauben an Gott da ist. Und so sie ablassen, so sei keine Feindschaft, außer wider die Ungerechten.”

Der Koran ist in einem Zeitraum von über 22 Jahren stückweise offenbart worden. Er bezieht sich auf verschiedenste Geschehnisse und Gegebenheiten der Offenbarungszeit zwischen 610 und 632. Deshalb finden wir in ihm Spuren fast aller Ereignisse seiner Zeit: Alltägliches und Rituelles, Friedliches und Kriegerisches, Rechtliches und Religiöses. Er behandelt seine Themen nicht abstrakt, sondern in bestimmten Kontexten und anhand von Beispielen. So ist auch mit dem Thema “Religionsfreiheit und Gewalt“.

Bei einer genaueren historischen Betrachtung des Korans lässt sich feststellen: Gerade in Koranversen, die aufgrund ihres kriegerischen Inhalts von vielen Hasspredigern und Islamgegnern hervorgehoben werden, steckt eigentlich eine freiheitliche Grundhaltung zu Glaubens- und Meinungsverschiedenheit. Zu diesen Koranstellen zählen vor allem die sogenannten “Skandalverse“, die in den letzten Jahren der Offenbarung in Medina herabgesandt worden sind – dazu gehören auch die Verse 191 bis 193 in Sure 2.

Das Schlüsselwort im arabischen Original lautet fitna: “Und bekämpft sie, bis die fitna aufgehört hat“. Das Wort bedeutet ursprünglich “Unterdrückung“, “Folter” und “Prüfung“. In vielen Korankommentaren aus dem Mittelalter wird fitna als “Unruhe” und “Aufruhr” verstanden und als “Unglaube“, “Götzendienst” und “Häresie” interpretiert. Diese Aussage bekam nachträglich eine Bedeutung, mit der man rechtfertigen konnte, Nichtmuslime oder andersdenkende Muslime als “Unruhestifter” zu unterdrücken und zu verfolgen. Denn eben dieser Wortlaut bietet sich für weitgehende Überinterpretationen an: “Kämpft gegen sie, bis niemand mehr Unruhe stiftet“, “… bis niemand mehr ungläubig ist“, “… bis niemand mehr anders denkt” usw.

Der Vers spricht ursprünglich nicht von einer Auseinandersetzung mit denjenigen, die nicht glauben oder anders glauben. Vielmehr geht es in dem Vers um die kriegerischen Auseinandersetzungen mit den heidnischen Mekkanern. Diese Mekkaner übten gegenüber den ersten, noch schwachen Muslimen Gewalt aus, bis sie ihre Heimat verlassen und nach Medina auswandern mussten. So gesehen geht es in dieser Koranpassage um nichts anderes, als um das Prinzip, sich gegen Verfolgung und Unterdrückung zur Wehr zu setzen und auf Glaubensfreiheit zu beharren.

Dieser Ansatz stimmt mit der UNESCO-Erklärung über die Prinzipien der Toleranz überein. Dort heißt es in Artikel 1, Absatz 4:

 “In Übereinstimmung mit der Achtung der Menschenrechte bedeutet praktizierte Toleranz weder das Tolerieren sozialen Unrechts noch die Aufgabe oder Schwächung der eigenen Überzeugungen.

So weit die UNESCO-Erklärung über die Prinzipien der Toleranz. Zum Abschluss nun noch einmal die Verse, die hier erläutert wurden:

Und erschlagt sie, wo immer ihr auf sie stoßt, und vertreibt sie, von woher sie euch vertrieben; denn Unterdrückung ist schlimmer als Totschlag. ( … ) Und bekämpft sie, bis die Unterdrückung aufgehört hat, und der Glauben an Gott da ist. Und so sie ablassen, so sei keine Feindschaft, außer wider die Ungerechten.”

Dazu auch:

Mustafa Öztürk: Modernist Kur’an Okumaları ve Aleviliğin Din Tasavvurları


Modernist Kur’an Okumaları ile Aleviliğin Din Tasavvurları Arasındaki Dramatik Benzerliğe Dair

Prof. Mustafa Öztürk, Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Modernist nazarla Kur’an okunduğunda, Nisa 34. ayetteki darb bilindik darb değil, evden uzaklaştırma demektir (Önemli Bir Not: Kur’an’da kadına tokat atmadan söz eden bir ayet bulunduğu tespitinde bulunmak başka şey, kadının dövülmesine onay vermek başka şeydir. Bizim bu yöndeki anlayışımız ilk tespitle ilgilidir. Söz konusu ayet nüzul bağlamında ve erkek egemen bir toplumda kocalara yönelik stratejik ve durumsal ifadeler içermekte, dinî ve ahlakî bir değer hükmü içermemektedir. Bunun böyle olduğu Hz. Peygamber’in kendi eşleriyle yaşadığı hayat tecrübesinden de rahatlıkla anlaşılabilir. Kısaca, tedip maksadıyla da olsa kadına tokat atmak, adam olan adam için bir züldür). Keza, birçok ayetteki “ev-mâ meleket eymânüküm” lafzı da tarih boyunca anlaşıldığının aksine, köleler ve cariyeler demek değil, savaş esirleri gibi bir şeydir. Kur’an’da tek eşlilik nihai hedef gösterilmiştir vesaire. Ne var ki ilgili ayetlerin hiçbiri İslam tarihi boyunca, şu son döneme kadar bu şekilde yorumlanmış değildir. Peki, şimdi niçin böyle yorumlanmaktadır? Çünkü modernist algıya göre içine doğduğumuz dünyanın ruhu bize bu çağın bir terakki çağı olduğundan dem vurmaktadır. Dahası bu çağ bize ruhunu dayatmakta ve biz de kaçınılmaz olarak Kur’an’ı bu ruha uyarlamak zorunda kalmaktayız. Modern çağı bir nevi kutsayan bu modernist yaklaşımın yeminli hasmı ise geçmişe ait olanı ve geçmişte kalanı bir tür ölüsevicilik yaklaşımıyla kutsamakta, geçmişe ağıt yakarcasına nostaljinin dibini bulmaktadır.

Her neyse, bizim burada asıl amacımız dinî modernistlik ile dinî gelenekçilik arasında mukayese yapmak değil, modernist Kur’an okumaları ile Alevilerin din tasavvurları arasındaki çarpıcı benzerliği idraklere sunmaktır. Bilindiği gibi, Alevilikteki genel tevile göre Kur’an’daki “salat” bilindik namaz değil, dua ve niyazdır. Oruç, sır saklamaktır; hac ve Kabe ise insanlık noktasına yönelip odaklanmaktır vs… Bilindik şer’î ibadetler Emevilerin icadı ve dayatmasıdır. Tıpkı bunun gibi modernist Kur’an algısına göre de “darb” kelimesine “dövmek” anlamı veren, “ev mâ meleket eymanüküm” kelimesine “cariyeler” diyen sayısız fıkıh ve tefsir alimi bütün bir İslam ilim tarihi boyunca “halt etmekle” meşgul olmuşlardır.

Alevilerin namaza dua demeleri, her ne kadar Hz. Ali, cami, cinayet üçgeninde kötü bir tarihi hadiseyle ve/veya Hakikat münkeşif olunca şeriata mürtefi olur gibi üst perdeden formüle edilmiş bir dinî seçkincilik söylemiyle gerekçelendirilmeye çalışılsa da haddi zatında Türklerin kadim göçebelik ruhu ve seyyar yaşam tarzıyla ilgilidir. Zira bu hayat tarzı hadari ve medeni olmanın da lazım-ı gayr-ı mufarıkı olan şehir, yerleşik hayat, cemaat, zaman, mekân, düzen gibi unsurlarla çok yakından ilişkili şer’î ibadet sistemine pek uygun düşmemektedir. Bu bakımdan, göçebelik ruhu, “çarığım çorabım Allahu ekber” (Yesevi’nin elinde bir çarık gördüm, çorabın yanına çarığı koydum… Hacı Bektaş dedi ki yüce varlığını her an her yerde yaşarız; resulünün sevgisiyle coşar taşarız… selam olsun selam olsun, Allahu ekber Allahu ekber) demenin kâfi olduğu fikrini kabullenmeyi gerektirir. Bazı hadislerde, Hz. Peygamber’in İslam’la yeni tanışan göçebe Araplara tenzilatlı bir dinî tebliğde bulunduğu, daha açıkçası, “Ey Muhammed! Yeminle söylüyorum ki bak ben senin bu söylediklerinden ne bir fazla ne bir eksik yaparım” diyen bir bedevi hakkında, “Eğer o adam sözünde durursa cennetlik olur” dediği bildirilir ki bu minvaldeki hadisler Türk milletindeki göçebelik ruhunun şer’î mükellefiyetleri düzenli biçimde ifa etmeye pek müsait olmadığı tespitimizin anlaşılmasına az çok katkıda bulunabilir.

Aleviler İslam’ın göçebelik ruhuyla bağdaşan otantik ve orijinal Türk yorumunu benimsemenin doğal sonucu olarak şeriata hayli mesafelidir; ama ortada İslam’ın en temel ilahi kaynağı olan Kur’an metnini yok saymak da mümkün değildir; o halde bu metin söz konusu Türk-İslam yorumuna uygun şekilde tevil edilmelidir. Bu bağlamda ayetlerin ilk nazil olduğu zaman ve zeminde hangi anlamları ifade ettiği ve bu anlamların hayata nasıl tatbik edildiği umurda değildir. Aynı şekilde modernistler için de Kur’an’ın ilk anlamları hiç umurda değildir. Çünkü aslolan kıymete bindirilmiş bu zaman ve bu çağdır. Bu çağ neyi nasıl anlamamız, hangi şeyi güzel, hangi şeyi kötü olarak tanımlamamız gerektiğini telkin ediyorsa Kur’an da tam bu minvalde yorumlanmalıdır.

Sözgelimi, bugün kölelik kurumsal olarak ilkellik gibi algılanıyorsa, Kur’an’da kölelikten hiç söz edilmez demek gerekir. Hz. Peygamber, sahabe köle ve cariye edinmiş olabilir; nüzul ortamında kölelik çok yaygın ve yerleşik bir kurum da olabilir; hatta Allah insanlarla ilişkisini bu kuruma ait iki temel kavrama atıfla “rab” (efendi, sahip, malik) ve “abd” (kul, köle) diye de anlatabilir; ama sonuçta Kur’an’ın kölelikten söz etmesini her halükarda muhal saymak gerekir.

Ne var ki böyle bir iddiayı savunmak on beş asırlık bir tarihi gerçekliği ve tecrübeyi bir çırpıda inkâra kalkışmayı göze almak demektir ki bu durum ister istemez, deve kuşunun başını kuma sokması deyimiyle anlatıldığı gibi kimi zaman başkalarını kandırmaya çalışırken kendi kendimizi kandırdığımız düşüncesine de yola açabilir; ama yine de bu mega iddiadan vazgeçilmemelidir. Çünkü Kur’an sonuçta Allah’ın kadim kelamıdır; kadim olan bir kelamın belli bir tarihsellikle ilişkilendirilmesi veya Kur’an’da değer-durum, zarf-mazruf gibi kategorik ayrımlardan söz edilmesi caiz değildir. Dahası, Kur’an bütün muhtevasıyla dindir, dine dairdir. Onun muhtevasında tarihsel ve toplumsal durumla ilgili hiçbir değişkene yer verilmemiştir. Bu yüzden, Kur’an’ın teşrii sisteminde nesh diye bir şey de söz konusu değildir. Necvâ sadakası gibi konularla ayetler her ne kadar nesh gibi görünse de ve tam olarak izah edilemese de “nesh yoktur” sloganından asla vazgeçilmemelidir. Zira bugünkü toplumsal matristeki maksimimiz, Kur’an’ın aslında ne dediğiyle ilgilenmek değil, şimdiki zamanın ve çağın taleplerine “lebbeyk” demektir.

Not: Konuyla ilgili baska iki yazisi:

Secme Yazilari:

Mustafa Öztürk: Dücane Cündioğlu’na Yönelik Linç Girişimine Dair


Prof. Mustafa Öztürk, Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Kaynak

Başlıkta sözü edilen girişimin nemenem bir şey olduğunu belki de bu ülkede tecrübi olarak en iyi bilen insanlardan biriyim; çünkü hemen her Allah’ın günü muhtelif linç girişimlerinden nasipdar olmak gibi bir kısmete sahibim. Sayın Cündioğlu’yla birkaç ay kadar önce, son böbrek ameliyatını geçirdiğim gün telefonda çok kötü denebilecek bir konuşmamız oldu. Konu, Zeytinburnu Belediyesi tarafından düzenlenen Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi ve Hareketi sempozyumunda sunduğum “Tarihselcilik ve Fazlur Rahman” başlıklı tebliğde Cündioğlu’nu özellikle Gezi Parkı eylemeleri sırasında ortaya koyduğu politik tavırla ilişkili olarak ağır denebilecek ifadelerle eleştirdiğim satırlardı. Söz konusu telefon konuşmasında birbirimize adamakıllı biçimde saydırdık ve sonunda onun bypass, benim böbrek ameliyatı geçirmem sebebiyle hesaplaşmayı başka bir bahara bıraktık.

Bu saatten sonra Cündioğlu bizim söz konusu tebliğdeki eleştirimize misliyle mukabelede bulunabilir; zira “men dakka dukka” fehvasınca mukabil bir eleştiride bulunması da gayet tabiidir. Ancak bütün bu meseleler bir yana, Cündioğlu’nun politik tercihlerine veya başka birtakım sebepler ve gerekçelere binaen İlahiyat fakültesinde planlanan programını engelleme girişiminde bulunmak, sahih İslam ve Müslümanlık kisvesiyle meşrulaştırılmaya çalışılan teolojik faşizmin ta kendisidir. Aynı hüküm Mustafa İslamoğlu’nun yakın geçmişte İstanbul’daki bir ilçe belediyesince organize edilen programını engelleme girişimi için de geçerlidir.

Tam bu noktada, son birkaç aydan beridir hemen her fırsatta bizi çok ağır bir dille eleştiren ve eleştiriyi düpedüz iftira ve karalama kampanyasına dönüştüren bir şahsın Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde çok önceden planlanmış programının iptal edilmesi biz ilzam edici bir delil olarak gündeme getirilebilir. Bu yüzden açıkça belirtmeliyim ki söz konusu programın iptali bizim bu yöndeki talimatımızdan öte, söz konusu programı tertip eden öğrencilerin özellikle Adana’daki bir medrese çevresiyle görüşmeler yapılması ve bu görüşmeler sırasında eski bir öğrencimize, “Mustafa Öztürk ders esnasında Kur’an’ı yere fırlattı” şeklinde bir beyanda/şahitlikte bulunması isteğinde ısrarcı olunması ve aynı zamanda bu şahitliğin görüntülü olarak kayıt altına alınıp yayınlanması gibi son derece çirkin hadiseyle irtibatlıdır. Şimdilerde malum çevreler bu hadiseyle ilgili olarak bizim delil gösteremediğimiz, dolayısıyla düpedüz iftira ettiğimizden dem vurmaktadır. Ne var ki söz konusu şahsın bizzat kendisi Adana’daki bir medrese bünyesinde çalışan bahis konusu öğrencimize belki birkaç kez telefon açıp söz konusu çirkin talepte bulunmasına rağmen hiç böyle bir şey yaşanmamış gibi davranması bugüne değin pek şahit olduğum bir davranış tarzı değildir. Ayrıca bu konuda şahit arayanlar Adana Anadolu Çınarı Derneği çevresinden yeterli şahit bulma imkânına sahiptirler.

Bütün bunlar bir yana, bizim bugüne değin dinî alanda farklı düşünen herhangi bir kimsenin konuşturulmayıp susturulması yönünde ne eğilimimiz ne de herhangi bir girişimimiz olmuştur. Hele de dinî alanda fikir ve görüş beyan eden birinin Müslümanlık, dindarlık, iman ve takva düzeyini ölçme veya insanların dindarlıklarını denetleyip değerlendirme gibi bir tutum aklımızın ucundan geçmemiştir. Bizim bu alandaki eleştirilerimiz ya dinî alanla ilgili meselelerin ilmî ve metodolojik boyutuyla ya da şahsımıza yönelik iftira, karalama ve linç teşebbüslerine mukabeleyle ilgili olmuş ve her zaman bu sınırlar dâhilinde kalmıştır. Birisinin çıkıp “erbaîne idrîsiyye” duasıyla tılsımlı kefen satması, bir diğerinin hem Mevdudi, Hamidullah, Seyyid Kutub gibi isimlere “merdudi”, “baidullah”, “zavallı, soytarı” gibi galiz sıfatlar yakıştıran Necip Fazıl’dan hem de Seyyid Kutub’tan, hem AGD’den hem AK Parti’den, hem Ehl-i hadisten hem Osmanlıcı muhafazakârlıktan parsa toplamayı hedefleyen son derece pragmatik bir dinî söylem geliştirmesi çok da umurumda değildir. Zira Arap dilinde “li-külli sâkıtatin lâkıtatün” diye bir söz vardır ki her malın mutlaka bir alıcısı olacaktır.

Bizim ilgimiz, kendi işimizi avukata havale edip el-âlemin işleriyle meşgul olmak değil, oturup kendi işimize bakmak, onun üzerinde yoğunlaşmaktır. Ancak şu son zamanların Türkiye’sinde gözle görülür biçimde Afganistan’da Taliban’ın, Suriye ve Irak’ta Işid’in uygulamalarına benzer biçimde, kendileri gibi düşünmeyen, kendileri gibi bir hayat tarzı benimseyen insanlara doğrudan müdahale etmek şeklinde bir eğilimin bazı çevrelerde, özellikle “Ehl-i sünnet gitti gidiyor” şeklinde bir ajitasyonla toplumun dinî-mezhebî sinir uçlarına dokunmak ve kışkırtmak gibi çok kurnazca ama aynı zamanda çok da ahlaksızca bir tutumun yaygınlık kazandığı gözlemlenmektedir. Bu şımarıklığın daha ne kadar süreceği maalesef kestirilememektedir. Ancak bu kötü gidişat, bizi laiklik savunucu olarak lanse edenlere bir koz daha vermek pahasına belirtmeliyim ki biz müslümanların laiklik denen şeyi (Dikkat: Kemalist ve Ulusalcı çevrelerin yıllarca dinî duyarlığa sahip milyonlarca insanın tepesinde sallanan Demokles’in kılıcı gibi bir baskı ve dayatma aracına dönüştürdüğü laikçilik değil) yeniden düşünmesi gerekir. Zira toplumsal ölçekte dindarlara daha fazla özgürlük tanınır hale gelmesini ve özgürleşme nimetini kendisinin benimsediği dinî meşrepten olmayan bütün herkesi susturma ve sadece kendi ekürisini hâkim kılma fırsatına dönüştürmeyi marifet bilen paçozların şu günlerde tanık olduğumuz tarifsiz şımarıklıkları bu konuda adamakıllı düşünmemizi gerekli kılmaktadır.

Secme Yazilari:

Freiheit für die Feinde der Freiheit?


“Für die Verteidiger der Freiheit wäre es wikrlich angenehmer, sich um die Fälle einer besseren Klasse von Opfern zu kümmern. Wenn wir aber warten, bis nette Leute verfolgt werden, kann es schon zu spät sein. Freiheit muss da verteidigt werden, wo sie verweigert wird.”

(Aryeh Neier – Defending My Enemy. American Nazis, the Skokie Case, and the Risks of Freedom. E.P. Dutton, New Yord 1979)

wird zitiert im lesenswerten Buch von Claus Leggewie und Horst Meier: Nach dem Verfassungsschutz. Plädoyer für eine neue Sicherheitsarchitektur der Berliner Republik. 2012

zur weiteren Vertiefung (Auswahl):

Mustafa Öztürk: Biz Müslümanlarin “ÖTEKİSİ” ve “BERİKİ”sine dair


(Mustafa Öztürk hocayla teblig arasi sohbetten)

Prof. Mustafa Öztürk, Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Müslümanlarla ötekilerin bir arada yaşama hukukuna dair Kur’an ne söyler ve ne tür referanslar içerir konusunda bir tebliğ hazırlamakla meşgulüm. Tespit edebildiğim kadarıyla, Kur’an’da müslümanlar için öteki olarak gösterilen ve ashab-ı şimal, ashab-ı meş’emeh, ashabu’n-nar gibi tabirlerin yanısıra kafirler, zalimler, mücrimler gibi sıfatlarla da zikredilen tüm zümreler ontolojik değil, pratik ve pragmatik ötekidir. Çünkü Allah-insan ilişkisi Kur’an’da ilk hitap çevresindeki toplumun en güçlü kurumlarından biri olan köleliğe atıfla, en genel çerçevede rab-abd (efendi-kul/köle) metaforuyla ifade edilir ve bu metafor tüm insanların sonuçta Allah’ın kulları olduğunu belirtir. Bu sebeple, Allah’ın zatı karşısında kafirin küfrü, müşriğin şirki hiçbir gerçek değeri haiz değildir. Nitekim Furkan 25/55. ayetin sonundaki ve-kane’l-kafiru ala rabbihi zahira ifadesi Ebu Müslim el-İsfahani’nin yorumuna göre “Kafir insanın kafirliği Allah için önem arz etmez” anlamına gelir.

Aslında küfr ve şirk beşerin hakikate dair ciddi bir yanılgısı, cehaleti ve nisyanıdır. Ancak tarihi tecrübede özellikle kelami yaklaşımlar ve teolojik-ideolojik paradigmaların baskın karakterinden dolayı müslümanlar naslarla irtibatlı tüm ötekiler ve ötekileştirmeleri bu pratik mahiyetinden soyutlayarak ontolojik karakterli olarak algılamışlardır. Bunun yanında fırak edebiyatında müslümanlar kendi iç ötekilerini de yaratmışlardır. O kadar ki ilk bakışta “ehl-i kıble” gibi bir tür berikileştirme tabiri gibi algılanan bazı tabirler dahi aslında ötekileştirmek maksadıyla kullanılagelmiştir. Mesela, Cürcani et-Tarifat’ta ehl-i kıble tabirini, Ehl-i sünnet itikadına uymayan bir akideye sahip Cebriyye, Kaderiyye gibi sapkın fırkalar (ehl-i ehva) diye tarif etmiştir. Sonuç olarak, biz müslümanların ötekilerle bir arada yaşama hukuku, öncelikle kendi benimizle barışmaya bağlıdır.

Kendi kendisiyle kavga eden, kendine ilişkin bir memnuniyet algısı olamayan bir insandan hangi dine, hangi inanca sahip olursa olsun, hiçbir ahyır gelmeyeceği şüphesizdir. Bunun içindir ki tasavvufçuların dilinde vecize iken bilahare hadisleşen “men arafe rabbehu fekad arafe rabbehu” sözü insanın öncelikle kendi beniyle örf, yani ülfet, ünsiyet, sıcaklık, yakınlık tesis etmesi gerektiğinin altını çizmektedir. Arafe kelimesinin örf, maruf, marifet, irfanla kökteş olduğu ve bütün bu kelimelerin karşısında ise yadırgamak, yadsımak, dışlamak manasındaki nekr/ münkerin bulunduğu dikkatlerden kaçırılmaması gereken önemli bir ayrıntıdır. İnsan önce kendisiyle barışık olmalı ki kendi haricine barış, huzur yansısın. Kendi içinde kavgası olanın her farklılığı kan davası gibi algılaması mukadderdir. Bugün bizim ötekilerle bir arada yaşama hukukunu tartışmadan önce, kendi içimizi adam etmemiz, Allah’la, kendi dindaşlarımızla adam gibi bir ilişkiye girmemiz gerekir. Aksi takdirde, hayli kaba olacak ama “ayranı yok içmeye…vesaire…

Secme Yazilari: