Congress 2014 – Horizons of Islamic Theology – Frankfurt


Ursprünglich veröffentlicht auf Serdargunes' Blog:

Ein Veranstaltungshinweis:

Programmheft (pdf)
HORIZONTE DER ISLAMISCHEN THEOLOGIE / HORIZONS OF ISLAMIC THEOLOGY 01. – 05.09.2014

Kongress 2014 – Horizonte der Islamischen Theologie

“Horizonte der islamischen Theologie” – 1. bis 5. September 2014

Das Zentrum für Islamische Studien wird vom 1. bis zum 5. September 2014 in Frankfurt am Main unter dem Titel „Horizonte der islamischen Theologie“ einen internationalen Kongress ausrichten.

Der mehrtägige Fachkongress widmet sich in sechs thematischen Sektionen und mehr als 30 Panels dem Fächerspektrum der islamisch-theologischen Studien, d.h. den Textwissenschaften, Kultur- und Geschichtswissenschaften, der Ideengeschichte des Islam, der Religionspädagogik und praktischen Theologie, aber auch der Sprach- und Literaturwissenschaft insbesondere dem Arabischen. Ferner wird eine themenübergreifende Sektion angeboten und es besteht die Möglichkeit, Projekte vorzustellen. Neben geladenen Vortragenden aus dem In- und Ausland wird es für zahlreiche Panels auch einen Call for Papers geben, der Experten in diesen Bereichen die Möglichkeit bieten soll, sich mit ihren Vorträgen einzubringen.

Der…

Original ansehen noch 315 Wörter

Mustafa Öztürk: Benim Tarihselciliğim


Diger Yazilari:

 

 

Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Evet, ben Kur’an konusunda tarihselci yaklaşımı benimsemiş biriyim. İlahiyat akademyasında bu yaklaşımı benimseyenlerin yok denecek kadar az olduğunu biliyorum. Ama aynı zamanda hem gizli tarihselcilerin hem de sözde evrenselci özde tarihselcilerin varlığını da çok iyi biliyorum. Bununla birlikte, tarihselcilik denince kim bundan ne anlıyor, pek bilmiyorum. Çoğunlukla herkesin kendi zihninde kurduğu tarihselciği anlattığını ve bunun üzerinden, buna göre değerlendirmeler yaptığını görüyorum.

Bu konuda en azından kendi bakış açımı ve yaklaşımımı etraflıca ortaya koyacak bir metin yazmanın kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum; lakin ders, tefsir, tez, tebliğ, konferans, paralelle savaş vs derken, şöyle birkaç ay kadar bir kenara çekilip adamakıllı bir metin oluşturma imkânı bulamıyorum; ama eğer Allah izin verirse bu işi yapacağıma söz veriyorum.

İmdi, ben bunları niye söylüyorum; hemen arz edeyim, şundan söylüyorum: Bir asistan arkadaşımıza gönderilen özel facebook mesajında, çok sevdiğim dostum Prof. Dr. Adil Çiftçi’nin -eğer aklımda yanlış kalmadıysa Duha ve İnşirah sureleri üzerine facebookta yazdığı bir yazıda tarihselciliği benim anladığım tarzda anlamadığını, Fazlur Rahman’ın iki hareketli anlama ve yorumlama yönteminin çok sağlam ve sağlıklı bir yöntem olduğunu ve fakat buna tarihsel değil, varoluşsal anlama yöntemi denmesi gerektiğini belirtmesi ve söz konusu arkadaşın da bu mesajdan bizi haberdar etmesidir.

Bilindiği gibi, Türkiye’de Kur’an ve tarihsellik tartışmaları 1990’lı yılların özellikle ikinci yarısında hız kazandı ve fakat 2000’li yılların başlarından itibaren büyük ölçüde üstü kapandı. Tartışmanın ivme kazandığı dönemlerde Fazlur Rahman deyim yerindeyse mihver haline geldi ve merhumun Kur’an’a dair görüş ve yorumlarının ülkemiz insanıyla buluşmasına sevgili dostum Adil Çiftçi birçok çeviri ve telif makalesiyle ciddi bir katkı verdi. Ama gelin görün ki tarihsellik meselesi maalesef heder edildi ve bir anlamda gümbürtüye gitti. Geriye kala kala, o gün bugündür hükümranlık tahtında oturan ve halen gücüne güç katan evrenselci muhafazakâr söylemin özellikle İlahiyat camiasında tesis ettiği engizisyon ve cadı avında kullandığı bir “tarihselci” yaftası kaldı.

Abbasiler dönemindeki Mihne hadisesini az çok anımsatan bu sürecin sonunda kimi eski tarihselciler müthiş kıvrak manevrayla yeniden gelenekçiliğin faziletlerini (aslında avantajlarını) keşfetti, kimileri Türkiye’de ve bilhassa İlahiyat çevrelerinde yaşanan iğrenç olaylara kahredip yurt dışına gitti; tarihselcilik çizgisini koruyan birkaç kişi ise tabir caizse ülkenin dört bir yanına dağılıp yalnızlığa ve bir nevi menkubiyete terk edildi. 17 Aralık’tan bugüne kadar yaşanan süreçte ise olup bitenleri farklı zaviyelerden okuma neticesinde, bu birkaç menkub da kendi içinde ihtilafa düşüverdi. Kısaca, dağıla dağıla, bölüne bölüne tek hücreli canlı noktasına gelindi.

Görüldüğü gibi, hikâyemiz çok dramatik. Olsun, gam-kedere mahal yok, en azından benim için yok. Çünkü ben bugüne kadar kendi işimi hep kendim yapmaya çalıştım; üstesinden gelebildiğimi başardım, gelemediğimi bıraktım. Şimdi bir kez daha anladım ki bu tarihsellik meselesinde de tek başıma yoldayım. Ama hemen belirteyim ki önemli olan teklik-çokluk meselesi değil; ne söylediğimizi doğru anlatabilme ve doğru anlaşılabilme meselesidir. Bu yüzden sevgili dostum Adil Çiftçi’nin mesajı vesilesiyle, tarihsellik konusundaki meramımı kısa bir şekilde yeniden ifade etmem gerekir:

Evet, bana göre de tarihsel denen Kur’an okuma/anlama tarzı varoluşsal karakterlidir. Çünkü tarihsel bakışla okumanın temel amacı, kendisiyle fiilî varlığımız arasında iman üzerinden tesis edilmiş çok sıkı bir bağ bulunan Kur’an, “Bugün bize ne diyor, bizden ne istiyor?” sorusunun en doğru ve sahici cevabını bulmaktır. Bu cevap, “Kur’an yüce Allah’ın kelamıdır; bu yüzden bize ne söylediği konusundaki mesajı bugün tam olarak kavrayamasak, hatta hiçbir şey söylemiyor sonucuna varsak da, işin gerçeği böyle değildir; Kur’an mutlaksa evrensel bir şeyler söylüyor olsa gerektir” gibi bir varsayıma yaslanmak ve konformist bir tutum içinde bu söylemin keyfini çıkarmak değildir. Aksine söz konusu cevabı bulmak için, önce Kur’an’ın ilk hitap çevresinde ne söylediğini, o gün orada neler olup bittiğini mümkün mertebe en iyi şekilde anlamaya çalışmak, kimi zaman yırtınmayı gerektiren bu anlamadan bir öz/çekirdek anlam çıkarmak, daha sonra o öz/çekirdek anlamın bugünkü tarihsel tecrübedeki ve kendi varoluşsal gerçekliğimizdeki karşılığını bulmaya çalışmaktır.

Merhum Fazlur Rahman’ın iki etaplı/hareketli yöntemiyle anlatmaya çalıştığı mesele de temelde bu meseledir. Bu yöntemin ilk etabı anlama ve açıklama, ikincisi yorumlama ve uygulamadır. Anlama ve açıklama etabı, tarihî geçmiş ve yaşanmışlıkla ilgili olduğundan, eldeki bilgi malzemesinin otantikliği ve güvenilirliği nispetinde nesnel ve objektif sonuçlar verir. İkinci etap ise yorumun konusu olduğu için temelde sübjektif karakterlidir. Ancak unutmamak gerekir ki her rey ve içtihad çabası da sübjektiftir ve bizim burada yorum dediğimiz şey de içtihattan çok farklı bir şey değildir.

Aslında buraya kadar gelenekselci yaklaşımı çok rahatsız edecek bir husus mevcut değildir. Rahatsızlık, Kur’an’ın açıkça konuştuğu ve hüküm kurduğu hususlarda da içtihadın işletilmesi noktasında kendini gösterir. En azından benim tarihselciliğim, Kur’an’ın açık hükümler düzenlediği hususlarda da bugünkü tarihî tecrübeyi ve bu tecrübe içindeki varoluş gerçekliğimizi dikkate alarak içtihadda bulunmak gerektiği fikrini içerir. Bu fikir Kur’an’daki ahkâmın lafzî mucibince aynen bugün de uygulanabilir olmadığı kabulünü de içerir. Özellikle toplumsal düzen ve hukuk alanı insan ve toplum içindir; toplum ve pratik hayat ise sabit değil, değişkendir. Bu yüzden, pratik hayatın tanzimiyle ilgili hükümlerin değişmesi ve değiştiği bedihi bir gerçektir. Bu gerçeklik, “Allah tarih üstü bir varlıktır; bu yüzden Kur’an her ne kadar belli bir tarihsellikle kuşatılmış bir ilk hitap çevresine nazil olmuşsa da, O’nun zatının ezelî ve ebedi oluşu kelamındaki ahkâmı da tarih-üstüleştirir” gibi söylemlerle, inkârı gayri kabil bir gerçeklik olmaktan çıkmaz.

Sonuç olarak, Kur’an’da hüküm vardır; ilk nazil olduğu gün gibi aynen uygulanır; Kur’an’da hüküm vardır; bugünkü olgusallıkta menatı yoktur. Bizim işimiz, hangi hükmün hangi mahiyette olduğunu ortaya koymaktır. Öte yandan, Kur’an’da ayet/ayetler vardır, bunların ilk hitap çevresindeki muhatapları müşrikler ve kâfirlerdir; ama bugün o ayetlerdeki muhteva kişiliğimiz ve hayat pratiğimizde de az çok karşılık bulduğu için, muhatap kitle hem kâfirler hem de biz müminlerdir. Bu bağlamda müşrikleri mal-mülk biriktirme ve dünyevileşme açısından eleştiren ayetler bizim, özellikle bilerek ya da bilmeyerek dünyevileşme seline kapılıp giden zengin müminler için ibretlik birer örnektir.

Görüldüğü gibi, tarihselcilik, “Kur’an’ın söylediği her şey sadece o gün ve o günkü muhataplar içindir, demek değil, tam tersine o gün müşriklere hitap eden ayetlerin muhatabı bugün pekâlâ müminler olabilir” demeyi de gerektiren bir okuma/anlama biçimidir. Günümüz insanına hangi ayetin ne söylediği veya söylemediği üzerinde kafa yormak, bu konuda bir sonuç ortaya koymak da biz müminlerin işidir. Allah bize bunca kabiliyeti acaba niye verdi, dersiniz.

İki yüz elli, hadi bilemediniz üç-yüz elli ahkâm ayetinin lafzî anlam sınırları dâhilinde, miladi 632 yılından kıyamet gününe kadar dünya üzerinde ortaya çıkacak bütün beşerî, içtimai, hukuki, iktisadi olaylar ve sorunların çözüleceğini savlamak, Allah’ın biz müminlere bahşettiği akıl nimetiyle alay etmek değildir de nedir? Bundan da öte, Kur’an’daki birçok hukuki içerikli ayeti bugünkü hayat tecrübemiz içerisinde bir kez dahi tatbik etmediğimiz, üstelik tatbik ihtiyacı hissetmediğimiz, dahası bundan hiçbir rahatsızlık da hissetmediğimiz halde, sadece bizi ve bizim gibi düşünenlere tarihselci demek, gayr-i ahlakilik değil midir?

Not: Def’aten ve irticalen yazıp sonradan bir kez daha okuyamamaya bağlı imla ve ifade kusurlarım affola!

Islamcılık


Dosya:

Videolar:

Kitap:

Diger arsivler:

Yazilar:

2014

Agustos

Temmuz

Haziran

Mayis

Nisan

Mart

Şubat

Ocak

2013

Aralık

Kasım

Ekim

Eylül

Agustos

Temmuz

Haziran

Mayıs

Nisan

Mart

Şubat

Ocak

2012

Aralık

Kasım

Ekim

Eylül

Agustos

Temmuz

Haziran

Mayıs

Nisan

Mart

Şubat

Ocak

2011

Aralık

Kasım

Ekim

Eylül

Ağustos

Temmuz

Haziran

Mayıs

Nisan

Mart

Şubat

Ocak

2010

2009

2008

2007

2006

2005

2004

2003

2002

2001

2000

1999

1998

1997

1996

1995

1994

1993

1992

Mustafa Öztürk vs Mümtaz’er Türköne


1. ‘Paralel akademisyenlik’ ve 17 Aralık… (Mustafa Öztürk – 16.08.2014) → Tiranlar ve ispiyoncuları (Mümtaz’er Türköne – 19.08.2014)

2. Mümtaz’er Türköne’ye kisa bir reddiye (Mustafa Öztürk – 19.08.2014) → Güç, soysuzlaştırır… (Mümtaz’er Türköne – 21.08.2014)

3. Türköne’nin Bugünkü (21 Ağustos 2014, Zaman) Mümtaz(!) Yazısı Üzerine İki Çitf Söz (Mustafa Öztürk – 21.08.2014)

Mustafa Öztürk: Islamciligin Gelecegi


İSLAMCILIĞIN GELECEĞİ

Anadolu Gençlik Dergisi (175 / 2014), “İslamcılık” sayısı

“Türkiye yakın tarihine baktığımızda ‘İslamcılık’ siyasal ve toplumsal olarak ne durumda? Ve bu durum gelecekte ne gibi bir şekil alacak?”

Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK

İslamcılık nokta-i nazarından Türkiye’nin yakın tarihine bakıldığında, gözümüz son dönem Osmanlı’daki İslamcılık cereyanına da ilişir. Fakat bu dönemdeki İslamcılık birçok önemli temsilcisinin zihninde Osmanlıcılık, Türkçülük gibi unsurlarla Müslümanlığın birbirinden çok da ayrışmadığı bir düşünceye tekabül eder mahiyettedir. Bu sebeple hâl-i hazırda tartışılan İslamcılığı 1960 yılların sonlarında, bilhassa İslam dünyasının farklı coğrafyalarında yetişmiş müslüman fikir adamlarına ait eserlerin Türkçeye tercümesiyle hem içerik hem ivme kazanan bir hareketin serencamı olarak değerlendirmek gerekir.

Ancak bu hareket monoblok bir gövdeye sahip değildir. Daha açıkçası, 1960’lı yılların Türkiye’sinde kendisinden söz ettirmeye başlayan İslamcılık düşüncesi güçlü bir varyantıyla Merhum Necmettin Erbakan Hoca’nın milli görüş hareketi bünyesinde temsil edildi ve İslamcılığın bu bünyedeki temsil tarzında ümmetçilik fikri önemli bir yer tutmakla birlikte, İstanbul’un fethi törenleri, mehter takımı ve “Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın” marşı gibi sembolik örneklerin de tanıklık ettiği gibi millîlik ve yerlilik her zaman baskın karakter olageldi.

Milli Görüş hareketinin İslamcılık damarında zaman zaman daralmalar husule gelse de sonuçta hareket bu damarla kaim olan söylem ve kimliğini muhafaza etmeyi bildi. Milli Görüş bünyesinden kopmak suretiyle vücuda gelen AK Parti tecrübesinde ise gerek Milli Görüş’ün tek gövdeli döneminde yaşanan parti kapatma gibi yol kazaları, gerek Türkiye’nin kendine özgü Kemalist, laikçi ve sekülarist düzen ve politik zemininin alan daraltmaları sebebiyle en başından itibaren İslamcılıkla arasına mesafe koydu ve İslamcılıktan boşalan yeri hem dindar seçmen tabanını gönülleyip memnun kılacak hem de Kemalist rejimle ilişkide arızaya yol açmayacak bir uzlaşma dili ve formülü olarak muhafazakârlıkla doldurdu.

İlerleyen zamanlarda kendini muhafazakârlığın devlet severliğinde ifade etmeye ve giderek bunu içselleştirmeye de başladı. İlaveten, kendi yakın geçmişinde “çaput bağlayıcılığı” olarak gördüğü halk dindarlığını çok güzel bir şey olarak keşfetti ve geleceğe odaklı İslam projeksiyonlarından vazgeçip geçmişi kıymete bindirmenin çok somut bir tezahürü olarak neredeyse bütün ulusal televizyon kanallarının dinî içerikli programları kıssacılar ve menkıbecilerin eline geçti.

Öte yandan, vaktiyle, Milli Görüş bünyesinde temsil edilen İslamcılığın İslamcılık değil, “tağuti rejime uşaklık” olduğundan dem vuracak kadar üst perdeden konuşan marjinal İslamcılar/İslamcılıklar ise zaman içerisinde en uç liberalizmler, çevreseverlikler, Ebû Zer’den müslüman sosyalist üretmeler veya “İslam sadece Kur’an’dan ibarettir” gibi fantastik dinî söylemlerin peşinde her biri ayrı bir yere savruluverdiler. Kuşkusuz yakın geçmişin sıkı/radikal İslamcı söyleminden ödün vermeyen ve ödünsüz yaşamayı kendine prensip edinen figürlere bugün de rastlanabilir; ancak bunlar nesli tükenmek üzere olanlar kapsamında değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak, hal-i hazırda “Öldü mü, kaldı mı” tartışmasına konu olan İslamcılık naçizane kanaatime ve çıplak gözleme dayalı tespitlerime göre henüz son nefesini vermemişse de sekerat-ı mevt hâlindedir. Kanaatim odur ki Türkiye’de İslamcılık mahrumiyet ve mağduriyet vasatında neşv-ü nema bulan bir söylemdir. Zira son yılların Türkiye’sinde yaşanan tecrübe gösterdi ki imkân ve iktidar vasatı İslamcılığa hiç iyi gelmemektedir.

Sivil Toplum Arşivi


Dosyalar

Yayinlar:

Kitap:

Siteler

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2005

2003

2002

1999

1998

1994

1993