Die Medien zum Kongress “Horizonte der islamischen Theologie”


Vom 1.-5.9.2014 fand der internationale Kongress “Horizonte der islamischen Theologie” statt. Auch die Medien waren vertreten, welche auch intensiv berichteten:

Stellungnahme gegen den IS-Terror


Stellungnahme der VertreterInnen der Standorte für Islamisch-Theologische Studien in Deutschland zu den aktuellen politischen Entwicklungen im Nahen Osten anlässlich des Kongresses „Horizonte der Islamischen Theologie“ an der Goethe-Universität

Die Stellungnahme in Arabisch, Türkisch und Englisch

Unter der E-Mail-Adresse stellungnahme.islamische-theologie@outlook.com kann die Stellungnahme mit der Angabe von Name und Institution unterzeichnet werden.

Wir sind zutiefst bestürzt über die aktuellen Ereignisse im Nahen Osten und über den Terror, den der sogenannte „Islamische Staat“ (IS) gegenüber Zivilisten und Gefangenen jeglichen Glaubens walten lässt. Die ungeheuerliche Gewalt, die von den Anhängern des IS ausgeht, negiert alle Regeln der Menschlichkeit und zivilisatorischen Normen, für deren Herausbildung auch der Islam eine wichtige Rolle gespielt hat und an denen er teilhat. Solche Deutungen des Islam, die ihn zu einer archaischen Ideologie des Hasses und der Gewalt pervertieren, lehnen wir strikt ab und verurteilen diese aufs Schärfste.

Angesichts der steigenden Zahl an jungen Menschen in Europa, die sich dem Gedankengut des IS und anderer extremistischer Formationen anschließen, sind wir uns als VertreterInnen von islamisch-theologischen Fächern der Notwendigkeit und Verantwortung bewusst, sich solchen Deutungen des Islam gerade mit Bezug auf die islamischen Traditionen entgegenzustellen. Die Deutungshoheit über den Islam darf nicht Extremisten und Gewalttätern überlassen werden und muss in Deutschland aus der Mitte der Gesellschaft heraus – unter anderem an den Universitäten – erfolgen.

Wir setzen uns, nicht zuletzt in unserer universitären Arbeit, für einen Islam ein, aus dem sich Humanität, Gewaltfreiheit, Wertschätzung der Pluralität und Respekt für Menschen ungeachtet ihrer Zugehörigkeiten schöpfen lassen.

Die aktuellen Konflikte im Nahen Osten und auch in anderen Teilen der Welt zeigen, wie rasant sich unter desolaten soziopolitischen Umständen ein gewaltzentriertes Religionsverständnis herausbilden kann.

In demokratisch-freiheitlich verfassten Staaten Europas sehen wir demgegenüber die Chance, an das reiche Erbe der geistesgeschichtlichen und religiösen Tradition des Islam anzuknüpfen und uns in der Begegnung mit anderen, auch kritischen Perspektiven zu öffnen. So sollen Studierende befähigt werden, eigene religiöse Ressourcen als Mittel zur Gestaltung eines produktiven Miteinanders zu begreifen und sich gestalterisch in die Zukunft der deutschen Gesellschaft einzubringen. Hierzu gehört auch die Anerkennung der Muslime als Teil Deutschlands und das Ernstnehmen vergangener und jüngster islamfeindlicher Übergriffe als Hindernisse auf diesem Weg.

Nur durch eine reflektierte Auseinandersetzung mit der islamischen Lehre und Praxis unter freiheitlichen Bedingungen lässt sich die islamische Wissens- und Normenproduktion von krisenhaften Verhältnissen und Kontexten der politischen Repressionen entkoppeln. Und nur so können produktive Antworten des Islam auf die Herausforderungen des globalen Zusammenlebens gefunden werden. Hierfür ist die freie akademische Wissensproduktion an deutschen Universitäten eine wichtige Voraussetzung.

Prof. Dr. Bekim Agai, geschäftsführender Direktor am Institut für Studien der Kultur und Religion des Islam, Goethe-Universität Frankfurt a.M
Prof. Dr. Maha El-Kaisy Friemuth, geschäftsführende Direktorin am Department Islamisch-Religiöse Studien, Friedrich-Alexander-Universität Erlangen-Nürnberg
Prof. Dr. Mouhanad Khorchide, geschäftsführender Direktor am Zentrum für Islamische Theologie, Westfälische Wilhelms-Universität Münster
Prof. Dr. Yasar Sarikaya, Professur für Islamische Theologie und ihre Didaktik, Justus-Liebig-Universität Gießen
Prof. Dr. Erdal Toprakyaran, geschäftsführender Direktor am Zentrum für Islamische Theologie, Eberhard Karls Universität Tübingen
Prof. Dr. Bülent Ucar, geschäftsführender Direktor am Institut für Islamische Theologie, Universität Osnabrück

Mustafa Öztürk: İnsan, Yaratılış ve Evrim meselesi


Diger Yazilari:

(“Kur’an Perspektifinden Yaratılış” Başlıklı Ham Çalışmadan Küçük Bir Kesit)

Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Kur’an’ın insan ve yaratılışla ilgili bazı ayetleri özellikle modern dönemde evrim teorisiyle ilişkilendirilmiştir. Gerçi klasik dönemlerde Câbir Hayyân, Nazzâm, Câhiz, Bîrûnî, İbn Miskeveyh, İhvan-ı Safâ, İbn Tufeyl, İbn Haldun, Mevlana Celâleddîn Rûmî, Kınalızade Ali Efendi, Erzurumlu İbrahim Hakkı gibi birçok İslam âlimi ve mütefekkirinin evrim veya tekâmül nazariyesine sıcak baktıkları ve yaratılışı bu eksende açıklamaya çalıştıkları malumdur. Ancak bütün bu âlimler konuyu doğrudan doğruya Kur’an ekseninde değil, fikrî ve felsefî zeminde ele almışlardır.

Bir örnek vermek gerekirse, Erzurumlu İbrahim Hakkı Marifetname eserinde şöyle demiştir: “Varın yok olması, yokun var olması mümkün değildir. Var daima var, yok daima yoktur. Fakat var, bir mertebeden diğer mertebeye, bir halden diğer hale geçebilir. Allah’ın emriyle felekler ve yıldızlar hareket edip dört unsur istihale ile birbirine karışmış, unsurların izdivacından önce madenler, ondan bitkiler, ondan hayvanlar vücuda gelmiş ve hayvan kemalini bulunca insan meydana gelmiştir. Madenlerle bitkiler arasında ara varlık mercandır; bitkiler ile hayvanlar arasında ara varlık hurmadır; hayvanlarla insanlar arasında ara varlık maymundur. Zira cümle azası, kıl ve kuyruktan başka içi dışı insana benzer. Mevcut aracıların hikmeti şudur ki her biri kendi mertebesinin aşağısından en yükseğine vasıl olup varlıklar mertebesi bir düzenle sıralanıp insan mertebesinde son bulur. Gaye devr-ü zamanın tetimmesi, cihanın özü olan insanın meydana gelmesidir.”

Görüldüğü gibi bu pasajda anlatılan evrim teorisi Kur’an’la irtibatlandırılmamıştır. Buna mukabil modern dönemde yaratılış ve evrim Süleyman Ateş ve İsmail Yakıt gibi bazı araştırmacılar tarafından bizzat Kur’an’ın konusu gibi algılanmış ve çeşitli ayetler bu eksende yorumlanmıştır. Bu anlayışa göre Kur’an’da göklerin ve yerin altı günde yaratıldığını bildiren ayetler cansız varlıkların evrimine, toprak, çamur, sudan yaratmayla ilgili ayetler de genelde canlı varlıkların, özelde insanın evrimine işarettir. Yine bu anlayışa göre Nuh 71/17. ayetteki vallâhu enbeteküm mine’l-ardi nebâten ifadesi “insanın bitkisel hayattan gelişerek meydana geldiğine delildir. Bundan daha ilginci ise Kasas 28/68. ayetteki ve-rabbüke yahluku ma yeşâu ve yahtâr ifadesinin doğal seçilime/seleksiyona işaret kabul edilmesidir.

Açıkça söylemek gerekir ki bu yorumların hiçbirinde doğruluk payı mevcut değildir. Çünkü Kur’an insanoğlunun ne şekilde yaratıldığı hakkında herhangi bir felsefî veya modern bilimsel teoriye temel teşkil edecek nitelikte bilgi vermemekte, dolayısıyla yaratılış bağlamında evrimi de konu edinmemektedir. Bilakis yaratılışla ilgili ayetler, daha önce birkaç kez açıkça belirtildiği gibi, yaratmanın keyfiyetiyle ilgili bilgileri nüzul dönemindeki Arap toplumunun bilgi ve kültür kodlarına uygun bir şekilde vermektedir. Bu gerçeğin daha iyi kavranması için evrimle ilişkilendirilen birkaç ayet üzerinde durmak gerekir.

Nûh suresi 71/17. ayette, “Allah sizi tıpkı bitkiler gibi topraktaki unsurlardan meydana getirdi.” (vallâhu enbeteküm mine’l-ardi nebâten) şeklinde bir ifade geçer. Müteakip ayette ise insanların tekrar toprağa iade edileceği, zamanı gelince yeniden diriltileceği (sümme yuîdüküm fîhâ ve yuhricüküm ihrâcâ) bildirilir. On yedinci ayet, lafzi olara,k “Allah sizi yerden/topraktan bitki olarak bitirdi” anlamına gelir. Ancak bu ayet, insanın tıpkı bitkiler gibi toprağa ait unsurlardan yaratıldığına ve/veya topraktaki unsurlardan mürekkep bir varlık olduğuna işaret eder. Burada enbete (bitirdi) fiilinin enşe’e (meydana getirdi) manasında kullanılması, insanın meydana getirilmesi ile bitkilerin bitirilmesi arasında benzerliğe atıfta bulunur. Ayetteki ifadenin, “Allah sizin aslınızı yani Âdem’i topraktan meydana getirdi” manasına geldiği de belirtilmiş ve bu yorum ke-meseli âdeme halekahû min turâb ayetiyle şahitlendirilmiştir.

Nuh suresi 71/17. ayete konu olan yaratmanın aslından ölümden sonra dirilişe atıfta bulunduğu, “Ölümünüzün ardından sizi toprağa döndürecek ve zamanı gelince sizi yenide diriltecektir” mealindeki on sekizinci ayetten çok açıkça anlaşılmaktadır ki bu noktada ölüm sonrası diriliş meselesinin bilhassa erken dönem Mekkî surelerin en temel konularından biri olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Nitekim Fahreddîn er-Râzî de burada tevhid inancına ve aynı zamanda uhrevi diriliş gerçeğine dair enfüsî delillere yer verildiği ve yine bu ayetin “Allah sizi birçok evreden geçirerek yarattı mealindeki Nuh 71/14. ayetin bir nevi tefsiri mahiyetinde olduğuna dikkat çekmiştir.

Şöyle ki Râzî’ye göre ayetteki vallâhu enbeteküm mine’l-ardi nebâten ifadesi iki şekilde izah edilebilir. Birinci izaha göre ayet, “Allah sizin ilk atanızı arzdan/topraktan meydana getirdi” manasına gelir ki bu mana “Allah nezdinde Âdem neyse İsa da odur. Öyle ki Allah Âdem’in topraktan meydana getirmiştir” mealindeki Âl-i İmrân 3/59. ayetle aynı doğrultudadır. İkinci izaha göre ayetteki anlam, “Allah hepinizi arzdan/topraktan meydana getirdi” şeklindedir. Çünkü Allah bizi nutfeden meydana getirmiş, insan bedenindeki nutfe ise toprakta yetişen bitkiler yoluyla elde edilen gıdalardan teşekkül etmiştir.

Kur’an’da evrimle ilişkilendirilen bir diğer ayet, mâ leküm lâ tercûne lillâhi vakâran ifadesiyle başlayan Nuh 71/14. ayetteki ve-kad halekaküm etvâran ifadesidir. Etvâr, Arapçada tavr kelimesinin çoğulu olup “çeşitli haller, merhaleler” anlamına gelir. Burada söz konusu olan hallerden maksat da hemen bütün müfessirlerin açıkça ifade ettikleri gibi, insanın ana rahminde nutfe, alaka, mudga gibi farklı evrelerden geçerek ete kemiğe bürünmesidir ki bu da Mü’minûn 23/12-14. ayetlerdeki muhtevaya karşılık gelir.

Kasas 28/68. ayetin doğal seleksiyona delil gösterilen ve-rabbüke yahluku mâ yeşâu ve yahtâr ifadesi ne doğal seleksiyonla ve ne de kimi müfessirlerin tartıştıkları gibi kader-kaza, kulların fiilleri ve salah-aslah gibi kelam nazariyeleriyle ilgisi vardır. Ayette anlatılan husus, Velîd b. Muğîre gibi bazı müşriklerin Zuhruf 43/31. ayette, “Bu Kur’an iki kasabanın birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi?” diye ifade edildiği gibi, vahiy ve nübüvvetin Hz. Muhammed’e değil, kendisine veya Taif’te mukim olan Urve b. Mes’ûd es-Sekafî gibi namlı birine verilmesi itirazına reddiye olarak, “Allah nasıl ki dilediğini yaratırsa dilediğini de peygamber olarak seçer” buyrulmuş, ardından da yine müşriklere atfen, “Onlar peygamber seçme ya da kimin peygamber olacağı hususunda fikir beyan etme salahiyetine sahip değildir” mealindeki ifadeyle meseleye son nokta konulmuştur.

İnsan cinsinin toprak (türâb) ve sudan (mâ’) müteşekkil iki ana maddeden yaratıldığıyla ilgili ayetlerde geçen çamur (tîn), süzme çamur (sülâle min tîn), yapışkan çamur (tîn lâzib), kurumuş çamur (salsâl), porselen gibi ses çıkaran kurumuş çamur (salsâl ke’l-fehhâr), rengi kararmış ve kokusu bozulmuş çamur (hame’ mesnûn) gibi farklı tabir ve terkiplerden hareketle ilk yaratılış hakkında tekâmül ve benzeri şeyler söylemek mümkün görünse de sonuçta bütün bu tabir ve terkiplerin delaleti, “Marangoz masayı ağaçtan yaptı” ifadesindeki mücmellikten daha mübeyyin/mübeyyen değildir.

Esasen, yaratılışla ilgili ayetlerdeki beyanlar, Arap dili ve edebiyatındaki tabirle, faide-i haber cinsinden değil, lazım-ı faide-i haber kabilindendir. Daha açıkçası, söz konusu beyanlar yaratılış konusunda yalın bilgi vermek ve bilimsel merakları giderme hedefinin ötesinde, ilk hitap çevresindeki mevcut bilgi üzerinden Allah’ın birliği, ahirette yeniden dirilişin gerçekliği gibi temel inanç umdelerini benimsetme hedefine yöneliktir. Kaldı ki Kur’an yaratılış konusunda ilk muhatapların bilmediği hemen hiçbir şeyden de söz etmemiştir. Nitekim Mevdudi de ölümden sonraki dirilişten derin şüphe duyanlara “Biz sizi topraktan, sonra nutfeden yarattık” mealindeki hitaplarda bulunan Hac 22/5. ayeti izah ederken, “Burada çocuğun anne karnında geçirdiği evrelere işaret edilmektedir. Bu tasvir bilimsel araştırmaya değil, gözleme dayanmaktadır ve buradaki zikrediliş amacı için böyle bir bilimsel temele de gerek yoktur. Çünkü o zaman bir bedevi bile bu safhaların keyfiyetini biliyordu. Dolayısıyla bu ayetleri bilimsel ifadelerin içinde, ayrıntıyla anlamak için çaba sarf etmek anlamsızdır” demek suretiyle aynı noktaya vurgu yapmaktadır.

Bu konuda yapılabilecek en büyük yanlış, modern bilimsel teorileri Kur’an’la irtibatlandırmak ve Kur’an’dan modern bilimsel sonuçlar çıkarmaya çalışmaktır. Kur’an Allah’ın şeriksiz olduğunu, biz insanların da O’na şükran borcumuz bulunduğunu anlatmak gibi çok kısa, açık ve özlü bir mesaj vermekte, ama insanlar Kur’an’ın Allah kelamı olmasından dolayı, onun söylediği bu kısa ve özlü mesajı gereksiz bilgiler ve tevillerle asıl mecrasından saptırıp sözü kalabalıklaştırmaktalar. Ancak sonuçta kaş yapalım derken gözü çıkarmakta, bilgi verelim derken berrak ilahi mesajı bulanıklaştırmaktalar. Uzun lafın kısası, evrim Kur’an için bir bahsi diğerdir. Dolayısıyla yaratılış ve evrimin bilimsel ve felsefî zeminde tartışılacağı adres de zinhar Kur’an değildir. Bununla birlikte, “Kainattaki bütün her şeyi yaratan Allah’tır” diye iman ettikten sonra, yoktan mı (lâ min şey ya da ex nihilo) veya bir ana maddeden mi yahut evrim ve tekamülle mi yarattığı meselesi çok da önem arz eden bir husus değildir.

Bu noktada “Dinî/şer’î alanda kıdem ve hudûs terimlerini kullanmak bidattir” diyen İbn Rüşd’ün ifadelerini kısaca aktarmak gerekir.. Ona göre Kur’an’da âlemin yaratılışı hakkında serdedilen temsilî anlatımların maddi âlemde söz konusu olan hudûs kavramına mutabık bir mana ve muhtevaya sahip görünmesi ilginçtir; fakat Kur’an dilinde yaratılışın hudûs yerine halq ve futûr kelimeleriyle ifade edilmiş olması da dikkat çekicidir. Bunun sebebi, âlemin yaratılışının nesneler dünyasındaki hudûs olgusuyla aynı olmadığına dikkat çekmek içindir. Hâl böyleyken, kelamcılar kıdem ve hudûs terimlerini kullanmakla ihtilaf ve tartışmaya yol açmışlardır. Oysa âlemin ezeli olduğu görüşü kadar onun yoktan ve sonradan yaratılmış olduğu fikri de Kur’an’ın sarih beyanlarıyla bağdaşmaz. Çünkü yaratılışın ezelî ve/veya hâdis olduğu meselesi Kur’an’ın ilgilendiği meseleler arasında yer almaz.

Selefilik Arşivi


Dosyalar / Makaleler:

 

 

Video:

Yayin:

 

Diger Arşivler:

2014

2013

2012

 
2011
 

2009

2005

2004

2001

Die Muslime und der IS. Wenn der Abgrund zurückblickt


“Some are Born to sweet delight, some are Born to Endless Night”.

William Blake…

Schon wieder habe ich in einer Zeitung von der sunnitischen IS gelesen. Wer die IS als orthodoxe Sunniten bezeichnet ist einfach nur dumm. Aus der möglichen Identität dieser Terroristen auf eine übliche inhaltliche Affinität zum Sunnitentum zu schließen ist einfach nur vermessen. Die IS hat nichts mit orthodox und mit sunnitisch zu tun wie es viele Menschen verstehen. Es gibt viele sunnitisch und schiitische Gläubige und den Mainstream der überhaupt nichts für diesen Wahnsinn übrig haben. Gleichwohl bedient sich die IS & Co. Mittel und Symbolik aus diesem Bereich und gibt sich den Anschein. Trotzdem liefert die IS, das muß man wohl oder übel zugeben, eine mögliche Interpretation der islamischen Geschichte und des Korans die selektiv und sehr tendenziös ist. Einige Dinge sind aus dem frühen Islam entlehnt, aus einem morbiden anachronistisch universalistischem Verständnis heraus. Insofern hat es mit dem Islam zu tun auch wenn es die kontextualisierend-historische Rezeptionsgeschichte völlig außer Acht lässt. Insofern ist es  nicht identisch mit dem “Islam” und der breiten Lehre und folglich auch nicht orthodox. Trotzdem bedient es sich Elemente islamischer Praktiken aber ohne ihrem hermeneutisch-rechtlichen Bezugspunkt und diesem Geist entsprechenden geistigen Horizont. Wie in einer Collage werden Dinge vermischt und einfach das Label Kalifat und Scharia aufgesetzt.

Das Ergebnis ist blutrünstiger islamischer Dadaismus in Reinform und eine Form von islamischer Vergesellschaftung, die bei genügender Verbreitung sich zu einer eigenständigen ernstzunehmenden Theologie entwickeln könnte. Noch primitiver als die saudische Variante auf der Halbinsel. Hier entsteht eine Art islamischer Leviathan, eine Mischung von Hells Angels und Mexikanischen Kartellen die in Punkto Einschüchterung, Destruktivität und Mordlust ihresgleichen sucht. Nach hinreichender Dezimierung von “fremden” Elementen und Abschreckung der Menschen, sichert die IS im Austausch von Freiheit und Demokratie der Bevölkerung Sicherheit zu. Eine ordnungspolitische Vorstellung, in der Tugendterror herrscht.

Ein bestialischer Tugendterror der leider irgendwann sogar Anklag in der Bevölkerung findet weil Opposition und Kriminelle bestialisch hingeschlachtet werden.

Das Schlimme ist das die IS neben dem wahlosen Morden auch ihrem Zugriff entzogene Menschen entmenschlichen, also uns. Ich ertappe mich ständig dabei wie ich vor lauter Wut, Empörung und Rachlust, es der IS vor meinem geistigen Auge heimzahle. Sieg der IS auf ganzer Linie.

Neben der ganzen Diskussin ob Waffen geliefert werden sollen, wird ein wichtiger Aspekt völlig ausgeblendet. Was können wir hier tun? Was gegen Spieltarten des Salafismus hier in Deutschland? Wie können wir verhindern das Jugendliche sich dieser Horde anschließen? Wir müssen neben wichtiger Prävention und nötigen pädagogischen Maßnahmen auch eine Form von Aufmerksamkeit und inner-islamischem Universum entwickeln, das ein Maximum an radikaler Offenheit, Freiheit und Abwesenheit an Bevormundung erlaubt. Also Foren der Wissensvergabe und der Artikulation von (Selbst-) Zweifel, Leiden, Liebe, Freude und Wut. Nur durch diese Integration halten wir junge Muslime (egal ob religiös, säkular, homo, hetero oder was auch immer) ab radikale und extreme Formen der Artikulation aufzusuchen oder in ihre Fänge zu geraten.

Wenn das hoffentliche durchgestanden ist, werden die Muslime wohl eine Post-IS Phase durchmachen müssen wenn sie das alles verarbeiten wollen. Der Islam wird wohl auf die Kautsch müssen.

Mehr zum Salafismus in meinem Salafismus-Archiv

Der böse Zwillingsbruder des Islam


Was hat die IS mit dem Islam zu tun? Ist Islamismus a la IS mit dem Islam? Alles was es dazu zu sagen gibt von Michael Kreutz:

“Eigentlich ist das nicht schwer zu verstehen: der radikale Islam ist EINE Möglichkeit des Islam – nicht der Islam schlechthin, aber eine Möglichkeit innerhalb der Bandbreite dessen, wie man den Islam deuten und ihn leben kann. Aber genau gegen diese Einsicht sträubten sich die Verteidiger des Islam in der Talkshow “Menschen bei Maischberger” vom vergangenen Dienstag.”

Aufklärung ist möglich

İslamın Hastalığı


“Zizek, bir kitabında yazmıştı: “Müslümanların inancı o kadar zayıf ki, Danimarka’da yayımlanan aptal bir karikatür ile kendilerini tehdit altında hissedebiliyorlar.” [Zizek kibarlık edip 'fragile' demiş ama ben 'zayıf' diye çevirmeyi uygun buldum.] Çünkü müslüman, inandığına kendi dahi inanmaz. Kültür adı altında normalleştirilen bir tahakküm mekanizması ile istemediği bir hayatı yaşıyormuş gibi yapar. Onu mutsuz eden hayatın intikamını da, başta o hayata hayır diyenler (batılı Türkiyeliler) olmak üzere yakınında ona benzemeyen kim varsa ondan alır. Zira, farklı olan her şey, onu ait olduğu kümeden, durumdan dışarıya ittiği için rahatsız edici, tahammül edilemezdir. Çünkü o, eğer olduğu insana dışarıdan bakarsa her gün hissettiği ama itiraf etmeye korktuğu sefilliğini, kötülüğü görür. “

IŞİD ve Yaşayan İslam’ın Sonu