“Gerçek İslam” vs “Reel Müslüman”


“Gerçek İslam” diye bir olgu peydah oldu; müslümanlar bunu oturup düşünerek icat etmediler tabii ki, aksine, tamamen tepkisel olarak doğdu; dikkat ederseniz, ekseriyetle hali vakti yerinde, geçim sıkıntısı çekmeyen, İslami-burjuvanın dilinde pelesenk artık. E eşyanın da bir tabiatı vardır: şu an dünya üzerine bana tek bir insan gösteremezsiniz ki zengin ve güçlü olmasına rağmen, Batı’ya sırtını dönsün. Arayın bakın mesela o Arap şeyhlerine. Yeterince paran varsa, tatmini Batı’da ararsın. Ortadoğu, yeterince sıfırı olmayanların birbirini öldürmesi için cahil bırakıldığı bir coğrafyadır. İslam, zengin ve güçlü olanın hayatında ufak ve önemsiz bir detaydır yalnızca; bir maske, halka inerken suratlarına taktıkları…

Fazla Söze Hâcet Yok

devami burda

Das Kalifat in Medina 1


Ursprünglich veröffentlicht auf Lesewerk Arabisch und Islam:

Das Kalifat in Medina, oder: das erste Arabische Reich, 622–661. Erste Lieferung

Die Standarderzählung zum ersten arabischen Staat ist allgemein bekannt. Im Jahr 622 verließ der Prophet Mohammed seine Heimatstadt Mekka und wanderte aus nach Medina, wo er einen Staat gründete. Nach seinem Tod behielten drei seiner Nachfolger, gemeinhin bekannt als die „Rechtgeleiteten Kalifen“, Medina als Hauptstadt bei, das sie benutzten als Basis für immensen Eroberungen. Der vierte Kalif ʿAlī regierte de facto in Kūfa, im Irak. Nach seinem Tod im Jahr 661 verschob sich der Schwerpunkt nach Damaskus in Syrien, wo der Umayyade Muʿāwiya, der bereits seit 642 als Statthalter regiert hatte, jetzt Kalif wurde.
Dieser sehr kurze Überblick scheint sowohl für Muslime wie auch für traditionelle Orientalisten im Westen akzeptabel zu sein. Aber ist er heutzutage wirklich noch vertretbar? Ich möchte mich hier nicht mit der Frage beschäftigen, ob dieses Reich *islamisch genannt werden kann oder noch nicht…

Original ansehen noch 726 Wörter

Michel Foucault: Quicklebendiges Denken, auch weiterhin!


Ursprünglich veröffentlicht auf Metalust & Subdiskurse Reloaded:

Philosophenfeier und -gedenktage.

Gerade noch gratulierte ich Jürgen Habermas zum 85. Geburtstag, da jährt sich der dreißigste Todestag Michel Foucaults.

Es ist so viel schwieriger, ihn zu würdigen, vermutlich, weil die Fragen seines Werkes so viel tiefer gruben. Eine Gesamtschau ist nicht möglich in einem Blog-Eintrag, nur eine Skizze dessen, was ich ihm verdanke, was mein Leben, meine Sicht der Gesellschaft, mein Denken und Schreiben so ungeheuer nachhaltig wandelte wie sonst nur die Lektüren des frühen Sartre.

Nicht zufällig bezeichnete Michel Foucault sein fiebriges Wühlen, das in der europäischen Geistesgeschichte kaum einen Stein auf dem anderen ließ, in einer Werkphase als „Archäologie“: Das Freilegen der Tiefenschichten der Geschichte des europäischen Denkens war sein Vorhaben. Mal nannte er diese Möglichkeitsbedingungen der Wissensproduktion “historisches a priori”, mal “Dispositiv”: Strukturen, die das hervor bringen, was wir als Sinn im Sinne der Bedeutung verstehen (kleiner Frege-Witz), waren Zentrum seines Werkes. Historische Variablen entdeckte er, nicht…

Original ansehen noch 2.100 Wörter

Salafismus ante portas: Materialsammlung


Hier möchte ich eine Materialsammlung zum Salafismus zur Verfügung stellen, die nach und nach erweitert wird. Vorschläge sind jederzeit willkommen.

Veranstaltungen:

Quellen:

Bücher:

Texte:

Muhafazakârlık ve Dindar Gençlik – Prof. Mustafa Öztürk


Prof. Dr. Mustafa Öztürk (Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi) – 07.06.2014

YÖK marifetiyle İlahiyat fakültelerine dayatmada bulunan katı muhafazakâr gelenekçi zihniyet için temel hedef öncelikle ve özellikle görüş/ufuk alanı olabildiğince daraltılmış bir “Ehl-i Sünnet” itikadına mutlak sadakat ilkesine bağlı bir dindar gençlik yetiştirmektir. İmam-Hatip liselerinde de aynı amacın gözetildiği söylenebilir. Ne var ki din eğitimi ve dindar gençlik yetiştirme hedefini, “asr-ı saadet” ütopyasını anımsatır biçimde, geçmişi aynıyla bir kez daha yaşatma ideali üzerinden hayata geçirme çabası da kadük kalmaya mahkûmdur.

Daha açık biçimde, insan kaynağı açısından İlahiyat fakültelerine alt yapı oluşturan İmam-Hatip özelinde konuşmak gerekirse, bugünkü Türkiye 20-30 yıl önceki Türkiye’den ne kadar farklıysa, İmam Hatip lisesindeki öğrenci profili de o kadar farklıdır. 1970’li yılların ikinci yarısında ortaokul kısmına kaydolup 1983 yılında lise kısmından mezun olan bir İmam Hatipli olarak itiraf etmeliyim ki bizim kuşak o yıllarda hiçbir zaman gerçek anlamda bir birey ve özne olmadı, olamadı; bilakis evde ebeveyn, okulda meslek dersi hocaları tarafından temellük edilen bir nesne olarak yaşadı. Rüşd çağlarını, “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” fehvasınca kâh evde, kâh okulda çok kere tedip amaçlı şiddete maruz kaldı. Kısaca, çocukluk ve gençlik yıllarında çok travmalar yaşadı ve o travmalarını bugüne kadar da taşıdı.

Böyle bir sosyolojik vasatta yaşayan İmam Hatip öğrencisinin o yıllarda kendi tahsil hayatına ilişkin herhangi bir tercihte bulunma, kendi fikrini ortaya koyma, meram anlatma, hatta yabancı dilini seçme imkânı bile olmadı; çünkü zamanın ruhu ona böyle imkânlar tanımadı. Kendisine ders adına her ne öğretildiyse çarnaçar onu öğrenmeye çalıştı. O yılların Türkiye’sinde din, dindarlık, din adamı, diyanet, İmam-Hatip gibi tüm kavramlara yönelik laikçi Kemalist itibarsızlaştırmanın yarattığı baskıya dayanmak da cabasıydı ama artık o günler geride kaldı; öyle ki ebeveynlerin “Eti senin kemiği benim” mottosuyla okula öğrenci kaydettirdiği yılların Türkiye’sinden, aile içi şiddetin önüne geçmek için yasal düzenlemeler yapıldığı, çocukların her türlü şiddete karşı devlet tarafından himaye altına alınmaya çalışıldığı bir Türkiye gerçeğine sahne olan yıllara gelindi.

Bugün siyasi iradenin teşvikiyle hayli palazlanan muhafazakârlıktan dindar gençlik gibi bir çıktı elde etmek mümkün değildir. Zira günümüz Türkiye’sindeki muhafazakârlık, Taşkın Takış’ın ifadesiyle, kökü mazide olan bir âtî tavrı geliştirmekten öte, gözü mazide olmayan bir şimdiden ibarettir. Maddi ve modern reflekslerle donamış şimdi üzerinde hâkimiyet sürebilme isteğidir. Muhafazakârlar Kemalizm ve resmi ideoloji karşısında tepkilerini ortaya koyarlarken kendi kapalı dünyalarını, tek yanlılıklarını sorgulama ihtiyacı hissetmiş değillerdir. Kısa yoldan bütün günahlar Türk modernleşmesinin sakat ve çarpık gelişimine yüklenmiştir. Bu paradoks, birbirine benzeyen binlerce Atatürk heykelinin karşısına gene aynı biçimsizlikte camiler inşa etme örneğine benzetilebilir. Sonuçta muhafazakârlık Kemalizmi eleştirdiği ölçüde en çok ona benzeyen bir yapı olup çıkmıştır. Türk muhafazakârları uzun süre jakoben, toplum mühendislerinden yakınmışlardır; ama bugün gelinen noktada kendileri de toplum mühendisliği rolüne soyunmuşlardır. Türk muhafazakârları artık mağdur ve muhalif kimliklerinden sıyrılıp siyasetin ve mevki yarışının kurallarını iyice kavramış, kutsalla varoluşsal bağını yitirmiş ve modern dünyanın bilindik sıradan tepkilerini verir hale gelmiştir.

Zitat

Aramak…


ARAMAK..

Kaçarak, yenik düşünce yorgunluğa..
Çağın bunalımlarını ardında bırakarak..
Tanrı'nın henüz öldürülmediği coğrafyalara..
Kimliksiz ve tanımsız iklimlere sığınmak..
Açarak, derinlerde yok oluş tünelleri..
Mağaradaki gölgelerin sahte gerçekliğinden,
göz kamaştırıcı ışık hüzmelerine akmak..
İlerlediğin zehabına kapılarak..
Görebilme ihtimaline meftun olarak..
Bir devr-i daimi daha tamamlayarak..
Tekrar yalan saadetlere ulaşmak..

Ya sonrasında..
Vuslat denilenin, esasında yol olduğunu anlamayarak..
Yeni yolculukların heyacanını aramak..

Muhammed Mustafa Yüksel
Bild

Soma’da Vicdan Kayıp


erdf_wvia Ümit Kıvanç